31.12.2009

VE DİLEKLERİM...

Sonunda bu akşam, yeni yıla hoşgeldin diyeceğiz. Hayatımıza dair şikayetlerim var mı? diye düşünüyorum, evet var ama önemli değil bunlar. Hepimizin sağlığı yerinde, hiçbirimiz amansız bir hastalığın pençesinde kıvranmıyoruz. Huzurlu bir hayatımız var. Arada imdat detiren maddi sıkıntılar olsa da, hiç önemli değil diye düşünüyorum. Bunun için de, hiç isyan etmedim. Gerçekten istediğim çoğu şeye sahibim, isteyebilecekleriminse sınırı olmayabilir... Listeler uzayabilir, olasılıklar var olabilir, dilin kemiği olmayışı gibi dilekleriminde kapatabileceğim bir kapısı yok. Herşeyden önce sağlık diliyorum, huzur ve mutluluk. Kızım ve tüm çocuklar için güzel ve güvenli bir gelecek, ülkem ve tüm dünya için barış diliyorum. Hayatımızı ve etrafımızı güzelleştirebilme gücü, kalplerimizde bir parça iyilik, ruhumuz içinse erdem diliyorum bol tarafından. Hayata karşı hep düzgün duralım, düzgün duran evlatlar yetiştirelim diyorum. Kendim için de ufacık şahsıma munhasır bir dileğim olacak. Sevdiğim insanlar galiba beni sert bir kaya zannediyorlar. Hayır öyle değilim, ben çok çabuk kırılan, çok çok üzülen ve hemencecik hüzünlenebilen bir insanım. Belki çok hoşgörülü gözüküyorum gözünüze, ama hoşgörüm kırgınlıklarımı kapatamıyor. Dileğim kendim için birazcık özen...Yüreğimde kırgınlıklar taşımak bana çok, ama çok ağır geliyor. Neyse herkese mutlu yıllar diliyorum, herkes kendine ve etrafındakilere iyi baksın lütfen...

30.12.2009

ESKİ YIL GİDERKEN

Biz, yani maaile eski yılı böyle uğurluyoruz.(Koca böyle bir poz vermeyi redetti). "Allah aratmasın 2009' u ve yeni yıl güzel olsun" la başlayan tüm iyi dileklerimizi diliyoruz. Sembolik de olsa keşke bir dilek ağacı olsaydı yakınlarda. Dalına gidip, bir parça birşey bağlasaydık. Kimse kötü bir dilek için böyle bir serenad yapmaz heralde. O yüzden belki, iyi dileklerimiz ağacın dallarını o kadar doldururdu ki, gerçekleşme ihtimaline olan inancımız artardı. Dün "ayaklarımın altı acıyana kadar dolaşma "isteğimi yerine getirdim. Teyzeme ve kuzenime yeni yıl hediyeleri aldım. Kendime eldiven ve kitaplar. Elif Şafak' ın "Aşk"ını ve Turgut Özakman' ını "Cumhuriyet" ini aldım. Otobüste yanımda Bilge olmadığı için kimseyle tanışmadım, kimse bana yer vermedi, kimseyi gülümsetemedim. Gene o olmadığı için, karnımı doyurmadan geldim:)) Etrafa daha bir dikkatli baktım. Sokak ve cadde isimlerini belleğime kaydetmeye çalıştım. Gene kayboldum, ama yolumu buldum. Bir ara "keşke yanımda biri olsaydı" diye geçirdim içimden, ama olsun iyi geldi dolaşmak. Akşam market alışverişi yapıp, kendimizi mutfağa attık. Koca bir taraftan ben bir taraftan yemeği hazırladık. Uydurma bir çorba yaptım, ama çok güzel oldu. Koca da herzaman ki gibi etli bir yemek yapıp "bu işi biliyorum ben " sözleri arasında güzel bir yemek yedik. Bilge itiraz etmeden yediği zaman, akşam yemeklerini tadına doyulmuyor. Ardından tırsarak " Supernatural" ı izledik. Koca bayılıyor bu diziye. Çamaşırları katlama başarımın ardından, maksimum 3 gün içinde yerlerine kaldırma sözü vererek mutfağa daldım. Mutfak önlüğünü taktığımı gören, Bilge gölge misali bitti dibimde. Biraz şamata, baya gürültü ve ciyaklama sesleri arasında bugün ki "yılbaşı partisi" için, kek ve poğaça yaptık. Meyva ve mayva suyu da ekleyip, elimizde poşetler, sabah kreşe bıraktık Bilge'yi. Bir ara "ben de geleyim partiye" dedim "hayııır büyükler gelemez" dedi. Bir de sabah ki korkunç diyoloğumuz var. Aynen şöyle gerçekleşti;

Bilge: Anne ruj isiyoyum
Anne: Boşver napacaksın ruju, sen hem küçüksün
Bilge: Annnnnneeeee ruj istiyyyyyyyyooom dedim sanaaaa
Anne: Tamam parlatıcı sürelim. der ve elindeki parlatıcı ne ara Bilge' nin eline geçip havada uçmaya başladığını anlayamazken
Bilge: Mor ruj istiyoyyyuuuum ben mor
Anne: ??? mor mu? Mor rujum yok ki benim.
Bilge: Bana ne mor ruujjj itiyooooooom.
Anne: ??? ama ben esmerim, mor bana yakışmaz ki dedikten sonra çaresizce çekmeceleri karıştırmaya başlarlar. Kahverengi ve yine kahverengi beğenilmeyen seçeneklerden sonra muhtemelen eşantiyon bir kırmızı ruj bulunur.
Bilge: Hıh bu olur der.Eline küçük bir ayna alıp ruju sürer... Arabada bir ara "rujum geçti galiba" dese de bu mevzu böylece atlatılır. Anne ne akla hizmet sabah sabah bu işkenceye katlandığı sorusunun cevabını, bu yazıyı yazarken bulur. Bugün keyfini kaçıracak hiç birşey olsun istemediğini fark eder...
P.S: şimdi fark ettim Bilge' nin dilini yuvarlayabildiğini:))))

29.12.2009

MUMLUKLAR...


Bunları yeni yaptım. Fırına sığdırabileceğim cam obje arayışım sırasında, bu bardakları buldum. Polimer kille, çiçekler falan yaptım. Attım fırına, çıkınca da vernikledim. Bence güzel oldular. Dün Bilge' nin çarşamba günü kreşte yapılacak "yeni yıl partisi" için alışverişe gittik. Bu arada hediye çekilişi yapmışlar ve Bilge Poyraz' ın adını çekmiş. Biz de akşam oyuncak reyonunda aldık soluğu. Aslında niyetimiz araba almaktı, gerçi aldık da ama Bilgeye. Yani Bilge' ye kocaman uzaktan kumandalı bir araba (ışıklı falan, kocanın yönlendirmesiyle), Poyraz'a ise değişik şekiller yapabileceği öğretici bir set aldık. Bence Poyrazın hediyesi daha güzeldi. Koca hediye paketi yaptırırken, biz bir tuvalet molası verdik. Koşa koşa gittik geldik. "Baba nerdesiiiiiiin" sesleri arasında, babayı bulduk. Arabaya doğru giderken beş karış suratı olan Bilge, arabada ağlamaya başladı. "Bana hediye yaptırmadınııııııızz" diye. Koca sadece Poyraz' ın hediyesini paketletmişti. Ne kadar anlatsakda nafile oldu. Ben elimde oyuncak, otoparktan koşa koşa mağazaya geri döndüm. Paket sırasında kavga ettim (sıramı almaya çalışan bir adamla) ve nihayet hediye paketiyle arabaya geri döndüm. Bilge etrafa önce gülücükler, sonra da paket kağıtlarını saçtı. Evde tüm uğraşlara rağmen çalıştırılamayan araba, koca tarafından değiştirilip gelindi. Sonra birlikte ışıklar saçarak ve "hıııın, hııın sağaa yook sola çevir" sesleri arasında uyuya kaldığımı hatırlıyorum. Sonra yatağıma gittiğimi, ardından Bilge' nin odasında uyandığımı, tekrar yatağıma gittiğimi hatırlıyorum. En nihayetinde sabah Bilge' nin odasında uyandım:))) Bugün kitap almaya gitmek istiyorum. Bir komşum gelecek, kurdela nakışı öğreteceğim. Kargo da gelip gittikten sonra kendimi buz gibi Ankara sokaklarına atacağım...

28.12.2009

BİLGE VE TİYATRO

Pazar günü Ankara Sanat Tiyatrosu' da izledik bu oyunu. "Denizkızı ve Sevimli Korsanlar" müzikli ve danslı güzel bir oyundu. Bu tiyatroda ilk kez bir oyun seyrettik ve kesinlikle tekrar ve tekrar gideceğiz. Çok samimi ve sıcak bir havası vardı. Gişedeki görevliden, etraftaki diğer görevlilere kadar oldukça güleryüzlüydüler. Sahne biraz küçüktü ve biz sahneye yakın oturduğumuz için, Bilge önce şaşkınlık soruları sorarak ve ürkerek baksa da çabuk geçti bu hali. Merakla ve gülümseyerek seyrettik. Haftaya da sinemaya gideceğiz. Cumartesi temizlik yaptım, dip köşe her yeri parlattım. Bilge' nin odasını düzelttik beraber. Bu arada pazar günü tiyatro çıkışı meşhur "balık tutan"ımızı aldık. Hem de oltaya yakalanan balıklar ışıklar, falan saçıyor. Bayıldı oyuncağa, sabah okula götürmek ister diye korkmuştum ama hiç oralı olmadı. "Çocuklar zarar vermesin, evde kalsın bunlar" dedi. Kalabalık içinde dolaşmak aslında iyi geldi. Bugün bir sürü işim var. Hadi bana kolay gelsin:))

25.12.2009

İNGİLİZCE ÖĞRENMEK

Hep uktedir içimde İngilizce konuşamamak. Yıllarca süren eğitim hayatım boyunca bana verilen
İngilizce dersleri hep birbirinin tekrarı olduğu için malesef "what is your name" den öteye geçemedi. Bir dönem öğrenmek için kendimce çabaladım ama bu çaba vakit ayırıp bir kurs şekline dönmediği için sonuçsuz kaldı. Bu arada benim gibi bir çok insanın ortak özelliği az çok anlamak, ama konuşamamak. Bu da bir nevi kara mizah gibi. Nerden bu konuya geldim, Bilge kreşte İngilizce öğreniyor ya. Artık çıt çıt değil, çok net teacher diyoruz. Akşam da taklit ederek kedi ve köpeğin İngilizce karşılıklarını anlattı bana. Bu arada göz, burun, zürafa ve kurabiyenin karşılıklarını da öğrendik ve hiç unutmuyoruz. Evde bunu geliştirmek için neler yapabileceğim konusunu biraz araştırayım diyorum. Dün akşam ben aldım Bilge'yi kreşten. Eve geldik. Lüfer vardı, güzelce buğulama şeklinde fırına verdim. Bilge parmak patates istedi. Ben patateslerle uğraşırken oda kolları sıvayıp brokolileri yıkadı. Nerdeyse yüzme öğrenecek kıvama geldiklerinde, haşlanmak üzere zar zor elinden alabildim. Çok güzel ve keyifle balık yedi. Brokolileri ise kendince canavar olup sildi süpürdü. En güzeli ise "yemeğimi bitirdim mutlu oldun mu?" sorusu oldu. Akşam koca geç saate kadar çalıştığı için balık partimize yetişemedi. Gerçi biz ona da ayırmıştık. Bilge odasında film seyretti bende "House" u izledim. Sonrasında bende gene tavuk halleri:)) Bilge' nin "baba geldiiiiiiii" çığlığıyla uyandım. Biraz kitap okumaya çalıştım bu arada gene uyumuşum. Koca da Bilge' nin odasında uyumuş. Sabaha karşı aynı anda uyanıp yerimize yattık. Sabah spora gittim. Fitnes seanslarımı belirledim. Bu arada ya evdeki tartı bozuk ya da kilo vermişim. İki kilo kadar ama olsun bence sevindirici. Bugün çok güzel bir sibirya kurdu gördüm mavi gözleriyle bana baktı ve ben bir gün bahçeli bir evimin olmasını diledim...

24.12.2009

OYALANMALIK...


Bunlar için çok uygun bir isim oldu" oyalanmalık". Özellikle akşam televizyon önünde geçireceğim zamanları dolduruyorlar. Hem çabuk da bitiyor. Bugün garip bir duyguya kapıldım. Sabah Bilge' yi kreşe bırakırken camdan dışarıya baktım. Evleri, sokakları ve bu şehri düşündüğümde, sanki burda yaşamıyormuşum gibi geldi. Sanki hala Antalya' dayız ve ben uzun süredir annemi, kardeşlerimi, tanıdık caddeleri ve denizi görmemişim gibi geldi. Arabanın camından dışarı bakan, kendime baktım ve başakasıyımışım ya da başka bir fotoğaftaymışım gibi hissettim. Ruhum galiba gitmeye hazırlanan yılla birlikte, özlemle doldu. Aslında kendimi dışarı atmak istiyorum, tanımadığım sokaklarda dolaşmak, ayaklarım acıyana kadar yürümek istiyorum. Sonra uçağa binip annemi görüp, akşam Bilge'nin kreş çıkışına yetişmek istiyorum. Denizi görmek istiyorum, uzun uzun bakıp, masmavi olamayı hayal ediyorum...Babama Bilge' yi göstermek istiyorum. "Bak bu senden bir parça" demek istiyorum. Aslında ben uzun uzun ağlamak istiyorum...

23.12.2009

İNSAN NASIL ZORLANIR?

Pazar günü bahsettiğim ufak kazayla ilgili, çarpan "ben kusurluyum" diyip kabul etse de, eksper kusurlu olarak kocayı buldu. Kaskonun bitmesine de 3 gün kalmıştı. Şansın böylesi, hasarsızlık indirimi güme gitti böylelikle. Asıl komedi kapının değişimi için servis üç gün istiyor. Ticari araç olduğu için sigorta şirketi, bu üç günlük süre için bize araç vermiyor. Neden? Çünkü ticari ya , işimiz gücümüz aksasın diye. Bu kadar olur. Teminatlar arasında böyle bir seçenek bile yokmuş. Geçen seneki kasko bedeli 1,356,44-tl, zorunlu trafik sigortası ise 231,84-tl ne anladım şimdi bu kadar parayı verip, bu kadar basit bir hizmetten yararlanamama manıtğını. Üstelik dakikalarca telefonda bekletildim ve bu soruma cevap alamadım. "Burası Türkiye şaşırmamak lazım" cümlesini bir kez daha tekrarlıyorum, üzülerek. Ama çok da kızdım. Olaydan çok güya kurumsal gözüken ve müşteri ilşkileri bölümü olan yerlerde çalışan insanların,tamamen ikna kabiliyetinden yoksun olmalarına. Gerçi belki böyle bir yetenekleri vardır ama nedense hiç birisi bunu kullanmıyor. "Ama bu çok mantıksız" sözüme "mevzuat böyle" karşılığı ne kadar acı.
p.s: Yukardaki kolyemi geçen sene yapmıştım, çok severek kullanıyorum. Fotoğrafa bakıp yazıyı okuyunca pek bir "kel alaka" oldu, ama ne yapalım, olsun artık...

22.12.2009

SERAMİK GÜLLER


Bu üçüncü denememdi ve sonunda seramik hamurunu istediğim kıvamda yapabildim. Henüz verniklemedim, biraz daha kurumalarını bekliyorum, ardından bir kaç güzellik düşüneceğim. Bugün biraz polimer kil çalışmayı düşünüyorum. Ay sonu gelip işlerim yoğunlaşmadan, bir şeyler yapmalıyım. Bugün hava güneşli, ama buz gibi. Sabah erken kalktım, etrafa şöyle bir baktım ve sonuç olarak; ev gene göçüyor. Gene elime kağıt kalem alıp, günük yapılacaklar listesi yapmalıyım. Sonra üzerlerini teker teker çizip, hem düzeni sağlamalı hem de mutlu olmalıyım:))
Ama ne yaparsam yapayım Bilge' nin odasını düzenleyemeyeceğimi çok iyi biliyorum. Belki dağınık olmasını seviyordur bu yüzden çok da üstüne gitmeyim diyorum. Akşam banyodan sonra saçlarını kuruturken koca bininci kez Bilge' nin saçlarını kestirme isyanını dile getirdi. "Bu ne ya el kadar çocuk, dünya kadar saç" dedi. Adam haklı da, biraz daha kestirmezsek "Rapunzel" olacak. Hafta sonu bu konuyu halletmeliyim. Banyodan banyoya tartıyor, böyle olunca da saçlar
can yakıcı boyuta gelebiliyor. Gerçi annem eğer saçlarını kestirirsem evlatlıktan reddetmekle tehdit emişti ama zaten kısacık da kestirmeyeceğim. Gene bağlanacak şekilde kestiririm. Ben ilkokula başlayana kadar saçlarım popoma kadar uzundu. Nefret ederdim banyo yapmaktan. İlkokula başlayacağım zaman, annem kısacık kesmişti. O kadar mutlu olmuştum ki. Rahmetli büyükbabam beni çok severdi ve saçlarımı kestiği için annemle yanlış hatırlamıyorsam üç ay konuşmamıştı. Tarih tekerrürden ibaret mi acaba? Bugün yanıma Ataol Behramoğlu' nun" Büyük Türk Şiiri Antolojisi" kitabının 1. cildini aldım. Dışarıda buz gibi, ama güneşli bir hava, içerdeyse yanan kombi ve sıcacık çayım. Okumak için iyi bir seçim diye düşünüyorum.

ORMAN

Su değil, mevsimin havası akan,
Duyduğun yaprağın, dalın sesidir;
Suda yıldızların parıltısıdır,
bu karanlıkta bazı bazı çakan...
AHMET HAŞİM ( Piyale)

21.12.2009

ATIMDA ŞURDA OTLAYA DURSUN...


At sevdamıza eklenen yeni arkadaşımız "menekşe". Cumartesi günü aramıza katıldı. Cumartesi günü Bilge' yle film aldık ve kendimizi abur cubura boğup, film seyrederken koca aradı. Nallıhan' da daha önce montaj yaptığı bir okuldan ağrıza çağrısı almıştık, beraber gidelim dedi. Önce yok falan desem de, ısrarına dayanamadım. Lahana moduna girip, yastığımızı battaniyemizi yüklendik. Muhteşem yol manzarasını izlerken "iyiki gelmişiz" dedim. Yol boyu kocanın da başının etini yedim, yeni bir fotoğraf makinası için. Bakıcağız artık. Nallıhan Ankara' nın en uzak ilçesiymiş. Okulda çalışanlar söyledi. Akşam yemeğinden önce bizi görünce çok mutlu oldular. Bu kısma geçmeden önce yoldan bahsedeyim. Ankara' dan çıkıp Ayaş'a yaklaşırken Bilge uyudu. Ayaş'tan sonra Beypazarı göründü. Eski evlere bakarak geçtik. Bir gün dolaşmak için gelelim demeyi de ihmal etmedik tabi. Yağmur bizden önce geçmişti yollardan. Sisli puslu ve muhteşem bulutlu bir yol manzarasıydı. Bir de kanyon vari, bize daha çok "Arabalar" filmini anımsatan tepeler çok güzeldi. Hava kararmadan bir lokanta da durduk. Bilge "iki saattir uymuşum, niye kaldırmadınız" diyerek uyandı. Şansımıza tertemiz bir "kamyoncu lokantası" denk geldi. Yemeğin üstüne yediğimz sütlaç, güzel ötesiydi. Ben normalde hiç sevmem sütlaçı, ama abartısız sıyırdım tabağı. Bu arada lokantada hayatımda gördüğüm en büyük "difenbahya"yı gördüm. 3-3,5 metre civarındaydı ve devasa yaprakları vardı. Oraya gelmeden, gene hayatımda ilk kez termik santral gödüm. Önce tuaf bulut zannettiğim dumanını çok uzaktan gördüm. Yaklaştıkça gün batımıda eklenince, kızıl gri arası dumanıyla canavar gibi görünüyordu. Şaşkınlıkla baka kaldım, yanından geçerken. Gökyüzüne karışan duman feci ötesiydi. Nefes alırken korktum. Tam 160km gittik ve Nallıhan' a ulaştık. Bizi mutfakta sıcacık bir köşede ağırladılar. Koca arızayla igilenirken, ben sıcak çayımı yudumladım. Bilge'yse her zamanki gibi yanında taşıdığı çantasını açıp, küçük bir hayvanat bahçesi taşıdığını gösterince insanlar şaşırıp kaldılar. O kadar küçük çantadan, o kadar oyuncak nasıl çıktı, ben de şaşırdım. Mutfak işlerine yardım eden annemden iki yaş büyük bir teyzeyle sohbet ettik. Çocukları uzaktaymış, kocası babam yaşlarındayken ölmüş. Evde yalnız kalmayım diye bu işe girmiş. Bende bizim hikayemizi anlattım. Annemi, bizlerin uzakta oluşumuzu ve babamı kaybedişimizi. İkimiz de de buruk bir gülümseme, "hayat böyle, iyiler uzun yaşamıyor" dedik. "Baharda buralar çok güzel oluyor, bir de baharda gelin" dediler. Hava karardığı için "aman dikkatli gidin" sözleri arsında veda ettik. İnsanların bu kadar sıcak olmaları, çok güzeldi. İnsanların birbirlerine samimi ve düzgün davranmaları için tanışmış olmaları ya da ortak bir mazileri olmaları gerekmediğini fark ettirdiler bana. Yola çıktığımızdan beri "balık tutan alacağız" diyen Bilge' yi büyük bir alışveriş merkezine götürdük. Ama ne yazık ki balık tutan bulamadık. Yukarıda ki atı görünce zaten aklında başka bir şey kalmadı. Mağzadan çıktığımızda, önüne gelen herkese atını gösterdi. Ona bakıp insanların gülümsemesini seyretmek çok güzel bir manzara. Ben de keyifle izledim. Eve geldik, öğlen yarım bıraktığımız filmi seyrettik. "Su Atı -Water Horse" çok güzel bir filmdi. Tavsiye ederim. Pazar günüyse tam anlamıyla sinir bozucuydu. Sabah trafikte kocanın arabasına, bir hanım abla çarptı. Kapının halini görüp, kocanın anlattığını dinleyince nasıl yaptığını hiç hayal edemedim. Neyse cana gelmesin elbette mala gelsin dedik. Bugünkü yoğun proğramının bir yerlerine sıkıştıracak koca artık, servise gidip yaptırma işini.

18.12.2009

CUMA GÜNLERİNİ SEVİYORUM


Sahiden seviyorum cuma günlerini. O kadar yıl özel şirketlerde çalıştım, hiç cumartesi pazar tatil olan bir işim olmadı. Hiç 9/5 çalışmadım. Yatak yorgan hasta yatmadığım sürece, hep gittim işime. (Eski patronlarım şahidimdir). Şimdilerde kocanın böyle bir lüksü yok, ama ben gelmiyorum cumartesileri ofise. Bilgeyle Cuma akşamları başlıyor tatilimiz. Evin yakınlarındaki esnaftan ihtiyaçlarımızı alıyoruz. Cuma, cumartesi biraz temizlik, biraz mutfak, dolap düzeni derken, pazar gününe iş bırakmamaya çalışıyoruz. Artık mevsim kışa döndüğünden ev eğlenceleri bulma zamanı. Bu aralar tiyatro da izlemek istiyoruz, bakalım ayarlayacağım birşeyler.Bu hafta taşınmaydı, koşturmaydı derken, telaşlı bir şekilde geçti gitti işte. Gelecek hafta için umutluyum. Sabah platese gittim. Hoca karşımızda esneyip duruyordu ve sürekli "çok cansızsınız hanımlar" diyordu. Yorum yapmıyorum, zira gıcık topla mekik çekerken baya yorum yaptım içimden. Gelecek hafta fitnes programını da ayarlamalıyım. Neyse aslında ben bugün Koca' dan bahsetmek istiyordum. Yılın envanteri şeklinde. Dün Bilgeyle başladım, bugün koca da sıra. Uzun uzun yıllar evvel tanıştık, dile kolay tam 15 yıl önce. Üniversitedeydik o zaman. Ben saçlarım belimde, sonunda da olsa ellili kilolarda tam bir rockçı tayfa kızıydım. Koca ise kıvır kıvır saçları, deri ceketi, pek bir çekingen, gülünce gözleri düz bir çizgi halini alan bir adamdı.Hiç çıkma teklif etmedi, evlenme de teklif etmedi. " Teklif özürlüsü" diyebiliriz kendisine. Lügatında süpriz yapmak, hediye almak, iltifat etmek, hinlik cinlik düşünmek hiç olmadı. 15 yıldır ne saçları döküldü, ne de göbeği çıktı. Hemen hemen aynı kiloda, o zamnlar saçları uzundu, şimdilerde kısa. Adam çok stabil yani. Beraberliğimiz benim 17 onun 18 yaşına denk gelen bir dönemde başladığı için, ben hep birlikte büyüdüğümüz hissine kapılırım. O zamandan bu yana ciddi anlamda kavgamız ya da kalp kırıklığımız olmadı. O hep geveze yüreğimi büyük bir sabırla dinledi. Şefkatini bana hep hissettirdi. Asla kıskanç bir adam olmadı, asla beni şımartmadı. Bazen beni deli edercesine sakindir. Aslında ben de için için bu özelliğine gıpta duymuşumdur. İyi bir adam yönünü, kızımızın doğumuyla iyi bir baba sıfatıyla tamamladı. Bu günlerde gelecek için her ne kadar kaygılı da olsa, çok ama çok çalışarak iyi temeller atmaya çalışıyor. Ben de ona destek olmaya gayret ediyorum. Kötü günler de gördük elbette. Ama anı torbamız güzel günlerle dolu...

17.12.2009

BEN YAKIŞIKLIYIM DEĞİL Mİ?


Bu günlerde sürekli bu soru dilimizde. Ne kadar " kızlar güzel, erkekler yakışıklı olar" diye açıklamaya çalışsak da inadı inat. O "yakışıklı" bir kız. Allah' tan "askere gitme" isteğini unuttuğu için, buna da şükür diyoruz:)) Kızım bu sene sık sık belirttiğim gibi "kocaman" oldu. Tam gün kreşe gidiyor. Bir günde, binlerce soru sorabiliyor. Çok güzel şarkılar söylüyor. Mutfakta vakit geçirmeyi seviyor. Oyuncak araba düşkünlüğü devam ediyor, bebeklerin yüzüne bakmıyor. Çanta bağımlısı, sabahları üzerinde pijamaları saç baş dağınık ama çantası elinde oluyor. Atları çok seviyor, nerdeyse sürekli atlardan bahsediyor. Bayramlarda çok mutlu oluyor, çünkü tüm sevdiklerini bir arada görüyor. Yeni tadlara daha açık. Çikolata delisi ama meyve de yiyor. Sinema ya da tiyatroya korkmadan gidebiliyoruz, hiç sıkılıp çıldırmadan seyredebiliyor. Kendine ait çizgi film ve animasyon filmlerden oluşan bir DVD arşivi var. Hala her duyduğu hareketli müzik parçasında dans ediyor. Uyanmasına yakın yanına yatarsanız, öpe koklaya uyandırıyor sizi. Bir de minik ellerini yüzünüzde şefkatle gezdiriyor, hatta abartıp şefkate boğuyor. Gözlerine gözlerinizi dikip bakarsanız çok utanıp "bakma bana öyle "diyor.(özellikle babaya) Babayla akşam kudurmaları hala revaçta. Baba pes edip bir kenara yığıldığında, etraf savaş alnına dönmüş oluyor. Hala anne, babaya şikayet ediliyor ve hala baba bunları yiyip anneye saçma sapan sorular sorabiliyor. Anneyse evde sessiz çığlıklar atıp ya örgüsüne ya da kitaplarına gömülüyor. Eskiden yazdığım bir şiirimi ekliyorum bugün..
KAHRAMAN
Bu şehri düşünüyorum
büyütüp gözümde kocaman yaptığım şehri
ve o büyüdükçe
küçülen yüreğimi,
hayallerimi ve umutlarımı...
Zamanın su gibi akıp geçtiği
şu koca dünyada
ömür denen teknemi
bu koca şehre,
küçük yüreğime,
akıntıya, fırtınaya yani herşeye rağmen
yüzdürmeye çalışıyorum
ve bu yüzden
kendimi kahraman ilan ediyorum.
Yeryüzündeki milyonlarca kahramandan biri...
S.K.T

16.12.2009

SONUNDA TAŞINDIK


Kaç gündür kafamı yorup duran ofisi taşıma konusu, sonunda iki gündür bedenimi de yorarak nihayete erdi. Yeni yer biraz minyatür ofis izlenimi yaratsa da gözümde, her ay cebimde kalacak parayı düşününce, bu düşünceleri kovalıyorum kafamdan. İşlerime engel olmayacak, sıcak olacak, ekonomik de zaten, daha ne olsun ? Akşam Bilge' yle çok güldük. Teyzemlerde, geçen gittiğimizde küçük bir topunu buldu. Akşam onu elinde tutmuş "bak bu örümcek adam, buna sipayderrrr man diyerler gördün mü ?"dedi, ardından tayt giymiş örümcek adamı gösterip "bak örümcek adamında cicisi ve poposu var, hahhah çok komik" dedi, ben orda koptum. Koca işle boğuştu geç saatlere kadar. Bilge' de inadım inat dedi, çok geç uyudu. Yorgunluktan yatağıma nasıl gittiğimi bile hatırlamıyorum. Sabah herkesten önce uyandım. Ortalığı toparladım. Bilge de, Koca da sürünerek kalktılar. O doldurdu, ben boşalttım çantasını.En sonunda anlaştık, içi oyuncak dolu çantanı fermuarını zar zor kapatana kadar. İşin ilginç tarafı kreşte hiçbir oyuncağını çıkartmıyormuş. Ama çantasını hiç elinden bırakmıyormuş. Yani yemek yerken, tuvalete giderken ve uyurken yanından ayırmıyormuş. Sorun olarak görmelimiyim bu durumu bilemedim. Belki de evden bir parça olsun istiyor yanında, belki de sahiplenme güdüsüdür bilemiyorum ki. Çok güzel şarkılar söylüyor; "gece yarısııııı ışıklar söndüğünde, elinde çobasıııııı yeni yıl geldiiiiiiii" gerisini unuttum. Ama çok güzel söylüyor. Dün yeni bitirdikleri çalışma kitabını verdiler kreşten . Eve dönerken uğradığımız markette ki kasiyere gösterdi gururla. İçindeki resimleri sordular o cevapladı. En son bir resim daha gösterdiler, bu kim? diye. Bizimki tereddütsüz "Atatürk" dedi. " Aferin" sesleri arasında çıkarken, ben köşelerimi sayamadım:)) Gurur duymak deniyor değil mi buna? Yok abartmak değil, sahiden gurur duymak bunun adı.

14.12.2009

HAFTAYA BAŞLARKEN


Hafta sonu, teyzeme gitmek dışında tamamen tembelliğe ve huysuzluğa adanmış bir hafta sonuydu. Soğuktan mı, taşınmaktan mı, yoksa tamamen "kızsal durumlardan" nı bilinmez, çok gergindim. Uflayıp puflayarak evin içinde bir o tarafa devrildim, bir bu tarafa. Bu durum Kocayla Bilge dayanışması yarattı tabi. Takıldı onlar kafalarına göre. Şu an malzemelerin yarısı burda, yarısı yeni yerde. Bugün işlerini bitirince taşıyacaklarmış. Aslında biraz abarttığımı kabul ediyorum, öyle ya da böyle taşınacak herşey nihayetinde. Ama herşeyin bu kadar yavaş ilerlemesi beni sinir ediyor. Ankara gerçekten soğudu. Bugün yarın kar yağar diyor herkes, yağsın da zaten belki soğuk kırılır biraz. Ağaçların üzerinde dökülecek yaprak kalmadı. Artık beyaza bürünme zamanı. İnsan Bozkırda evini daha bir seviyor, dip dibe oturmayı, sarılıp uymayı. Sonra lahana gibi üst üste giyinmek, "hoh"layarak ellerini ısıtmak ve kırmızı burunla dolaşmak da var elbette. Tarhana ve tavuk çorbası, mis gibi kahve, limonlu çay, meyve çayları baş köşemizde. Birde sıkma portakal tabi. Acil kendime eldiven örmeliyim, geçen senekileri bulamıyorum. Bu haftaya dair yerleşmek dışında hiçbir planım yok. Bakalım günler ne getirecek. Bilge benim tüm huysuzluklarıma karşın, hafta sonu beni iyi idare etti. Bu arada pazar günü onunla ıslak kek ve kremalı poğaça yaptık. O kadar çok ıslak kek yediki koca da, ben de dokunmasın diye dua ettik. En güzeliyse yerken çıkardığı"hımmm çok güzel olmuş, ne güzel yampışım , haaaaam"sesleri, görülmeye değerdi. Ben gene onun kocaman bir mucize olduğunu fark ettim. Hayatta en korktuğum şeylerden biridir, kendimi ona yanlış ifade etmek. En çok da bu yüzden yazıyorum zaten. Güzel bir gelecek hayali kuruyorum onin için. Ama bu hayalleri sembolleştirmiyorum. Sadece maddi manevi donanımlı olmam gerektiğini biliyorum ve bunun için çabalıyorum... Bugün Sunay Akın şirrleri okuyorum. Yıllar evvel ilk okuduğumda ne hissediyorsam, şimdilerde daha yoğun bir şekilde hissediyorum...
EL İŞİ
Savaş haberleriyle dolu
renkli gazete sayfalarını
katlayıp bir çocuk üstüste
kesiyor özene bezene
elindeki makas ile
Ve insanlar oluşuyor kağıttan
tutuşmuşlar el ele
SUNAY AKIN

11.12.2009

CAN SIKICI BİR SABAH...


Hala sıfır üretim modundayım, eskilerden bir fotoğraf ekledim o yüzden. Sabah yağmurlu bir Ankara sabahında, koştur koştur plates seansı için salona gittim. Benimle birlikte 5-6 kişi kapıdaki seansın bugün iptal edildiği yazısını okuduk. Herkes söylendi ben de dahil. Madem böyle durumlarda aramayacaklardı, neden kayıt sırasında cep numarama kadar aldılar? Sinir oldum attım kendimi dışarıya. Hemen bir dolmuşa bindim, arka koltuğa oturdum. Baktım dudaklarım çatlamış, ellerimde keçe gibi. Dudaklarıma parlatıcı, ellerime kremimi sürüp çantamı kapattığımda, yan koltukta oturan adamın bana baktığını fark ettim. Bakışlarından "kadın milleti işte ne olacak" cümlesini okudum. Hemen "araba kullnırken yapmıyorum, naber" ifadesi takındım ve yeni başladığım kitaba gömüldüm. Mario Levi' yi çok severim. İlk "Bir şehre gidememek" kitabını okumuştum. Uzun cümlelerinin, bazen başını sonunu kaybetsem de, duygusallığı ve naifliği beni hep etkilemiştir. Yıllar oluyor bu kitabı okuyalı ve o sıralar TRT radyosunda sesini duyalı. Pazar sabahlarıydı sanırım yabancı müzik temalı bir program yapıyordu. En az yazıları kadar naif sesi, mükemmel Türkçesiyle güzel bir programdı. Şimdi "Madam Floridis Dönmeyebilir" kitabına başladım." Şimdilerde Yeditepe Üniversitesi' nde öğretim görevlisi " diye yazıyor, kitabın ilk sayfasında. Bozkır kışının kasvetinden mi, yılın sona ermesinden mi, nedendir bilmiyorum ama ruh halimi tanımlayan kelime "hüzün" bugünlerde. O yüzden iyi bir seçim oldu, bu kitap. Biran evvel şu taşınma işinin hallolmasını istiyorum. Ben ne kadar telaş edersem, koca o kadar rahat davranıyor bu konuda. Bende artık "nötür" olma kararı aldım. Güya hafta sonu halledecek. Bakacağız artık. Bilge bu günlerde kaçta yatarsa yatsın, ne kadar yorgun olursa olsun, gece 4 sularında gelip yanımıza yatıyor. Eskiden biz istesekde yatmaz, kendi odasına giderdi. Odasında onu rahatsız eden bir şey olsa, başta orda yatmaz heralde. Doğaldır belki arada böyle olması, bilemiyorum ki. Bularda yağmurlu havada, gökyüzü kafanıza inmeden , şemsiyenizle yürüyebileceğinizi fark ettim. Zira Antalya ' da genelde yedi kat ıslanırsınız. Öylesine deli yağar yağmur...

10.12.2009

KIŞ VE BİZ...



Fotoğraftaki kolyemi geçen sene yapmıştım. Çok beğenerek kullanıyorum. Aslında bir kaç tane daha bu modelden, farklı renklerde yapmak istiyorum. Şu taşınma işi bitsin, ciddi anlamda bir "Suluhan" yapmam gerekiyor. Malzeme stoğum ciddi anlamda renk sıkıntısı yaşıyor şuanda. Akşam elimde ki kitabı bitirdim. Sağolsun koca Bilge' yle bitirdi ve ben kesintisiz bir 200 sayfa okudum herhalde. İyi oldu ama, elimde bir kitabın uzun süre kalması beni çok rahatsız ediyor. Özellikle roman tarzı kurgusal bir kitap okuyorsam 3 gün, hadi bilemedin 1 hafta olmalı bitirme sürem. Yoksa kopuyorum konudan ve hevesim kaçıyor. Hafta başından beri içimdeki tüm evham ve telaş duygularım el ele verip beni sarmaladılar. Pazartesi tüm malzemelerimi, alet edavatlarımı kutulara doldurup, yan binaya değilde başka bir semte taşınıyormuş havası yarattığım için, boş boş oturuyorum. Dün artık dayanamadım kutulardan biraz malzeme çıkarttım. Kum boncuklarla oyalandım. Bu arada Hollandada ki teyzemi görmeye giden kuzenimle Msn de yazıştık. Konumuz ordaki insanların tereddütsüz çocuklarına grip aşısı yaptırmalrıydı. Uzun uzadıya irdeledikten sonra iki sonuç çıkarttım. Birincisi acaba aynı aşımı yapılıyor orda da? İkincisi elin Avrupalısı Türkiye' de ki gibi garip ve tutarsız bir ortam görmediği, komplo teorilerine alışık olmadığı için endişelenmiyor olabilirdi. Tabi bir de sağlık sektöründe kim vurduya gitmek gibi bir durumun orda olmayışı, bizde ise hiç şaşırmadığımız bir durum olması var. Nihayetinde ben ve koca hala aşı yaptırmayı düşünmüyoruz. Geldiğimden beri gözüm dışarıya takılıyor. Karşıdaki dükkanın camındaki "bayan eleman aranıyor" yazısı inmiş. Dışarıda genç bir kız kapalı kapının dışında saatlerdir bekliyor. Dükkan sahibi gelmemiş, dışarısı buz gibi. Alıp geldim ofise, sıcak birer kahve içiyoruz şimdi. Ne diyeyim arık bu insanoğluna...

p.s: gene başlıkla alaksı olmadı yazdıklarımın, kızı görünce kafam dağıldı:))

9.12.2009

YIL BİTERKEN...





Bu defter ve kalemi bu yıl edindim. Sevdiğim şiirler, yazılar, resimler, dilekler hep buraya yazılıyor. Kalemimi de çok seviyorum. Ona 0,7 uç takmak bana öğrenciliğimi hatırlatıyor. Normalde kurşun kalem kullanmayı daha çok severdim, bu kalemi görüp alıncaya kadar.Hayatım boyunca hep böyle defterlerim oldu elbette. Olmalı da bence, bu defterler insanın kişisel gelişiminin en iyi takipçisi. Bu defter otuzlu yaşlarımı temsil edecek benim için. Artık yenisi kırk yaşıma mı olur bilemiyorum. Bu yıl zor bir yıldı bizim için. Yılın başından itibaren hayatımıza dair zor kararlar vermemiz gerekti. Yıllarca yaşadığımız şehri bırakıp, yaşamak için aklımın ucundan bile geçmeyen Ankara'ya yerleştik. Yeni bir iş kurduk. Yeni bir şehir, yeni bir iş, yeni insanlar üçgeninde boğuşmaya başladık. Sıkıntılar yaşadık, hala da yaşamaya devam ediyoruz. Tanıdığım, alışık olduğum insanlardan uzak olmak, aslında bana iyi geldi diyebilirim. Bu şehirde geçmişe dair bağlarım yok belki ama, geleceğe dair sağlam bağlar oluşturma çabasındayım. Bilge' yi yetiştirmek için mükemmel bir şehir olduğunu düşünüyorum. Koca yaptığı işte her zaman olduğu gibi " dürüstlüğünü öven" bir çevre edindi. Çok çalışıyor, çok sıkıntı çekiyor ama bunlar hep güzel bir gelecek için. Ben de ofis işlerini çekip çevirip, hobilerime vakit ayıdım bu sene. Polimer kil, kurdela nakışı, seramik hamuru, akrilik boyalar gibi bir çok yeni merak eklendi, dağarcığıma. Bol bol okumaya, güzel müzikler dinlemeye ve iyi filmler seyretmeye çalıştım. Bu arada Ankara' yı keşfetmeye çalışıyoruz, hala kaybolabiliyoruz, görmediğimiz bir çok yeri var daha... Bu yıl olanları düşünüyordum; bizim taşınmamız, Sibel' in düğünü, Bilge 'nin tam zamanlı kreşe gitmesi, yengemi kaybetmemiz, bu bloğun hayat bulması ve en son erkek kardeşimin askere gidişi... Ne çok şey yaşamışız... Yapılacaklar listeme bakıyorum, en son 16,09,2009 da güncellemeşim. 15 madde yazmışım, çoğu gelecekle ve parayla ilgili dilekler. Ama enteresan iki maddem gerçekleşmiş. Bu sevindirici, zaten listemde sevindirici, çünkü yapamayacağım hiç birşeyi yazmamışım. Kendime pişmanlık duymamayı çok önce öğrettim. Belki de bundandır. Gelecek yıl bana 33 yaşımı getirecek, kızıma da 4 yaşını. Tabi koca da 34 olacak. Sayılar beni hiç korkutmadı, okul hayatım boyunca hep benden büyüklerle birlikte oldum, belki de bundandır, kendimi hep yaşlı hissedişim... Bir 18 yaşımı iple çekmiştim, nedendir bilinmez. Özgürlükle falan alakası yok, farklı bir duyguydu bu, birey olmakla ilgiliydi sanırım...Çocuk sahibi olmadan önce hep otuz yaşımı baz aldım."Otuzdan önce anne olmalyım" diye bir düşüncem oldu ki, Allah'tan bunu 29'um da başardım:) Hiç çocukluk arkadaşım olmadı, hep özenirim çocukluk arkadaşı olanlara. Hiç normal bir kiloda olmadım, hep balık etliydim (şu günlerde balina demek daha doğru), özendim dal gibilere. Hayatımın büyük bir kısmında sigara içtim, yaklaşık 4 yıldır içmiyorum ve bununla gurur duyuyorum. Yabancı dil bilmemek ve dört yıllık bir üniversite diploması sahibi olmamak, hep uktedir içimde. İnsanları hep çok severim, hep çok vericiyimdir, sırf bu yüzden hayal kırıklığına uğramayım diye, sınırlı sayıda insan sokuyorum hayatıma. Sulu gözlüyümdür, hemncecik ağlayabilirim (anneliğin yan etkisi diye düşünüyorum). Gevezeyimdir, bıktıracak kadar. Dağınığımdır, kocayı ve kendimi isyan ettirecek kadar. Şımartılmayı severim, bir de takdir edilmeyi. Hele bir de koca yaparsa bunları, anında tavan yaparım:) Endişeliyimdir, bazen psikopatlık sınırına dayanır endişelerim. Gülümsemeyi ve gülümsetmeyi severim, bir de etrafta gördüğüm bitkilerin latince isimlerini söylemeyi. Bir evlat, eş, abla ve anneyim... Aslında hayattan çok ama çok büyük bir beklentim yok. Etrafımdakileri nasıl mutlu edeceğimi de çok iyi biliyorum. Mesela bir ev sahibi olduğumda, annem çok mutlu olacak. Kız kardeşim, ona olan (az miktarda ki) borcumu ödediğimde, erkek kardeşim yemin törenine gittiğimde, kocam sesimi yükseltmeyi bıraktığımda çok ama çok mutlu olacaklar... Bilge' yi mutlu etmek için özel bir çaba sarf etmem gerekmiyor zaten. Birbirimizin gözlerine bakıp, kıkırdayabiliyoruz...Bu yazı böyle uzar gider aslında... Sonuç olarak yeni yıl için dileklerimi başka bir yazıya bıraktım. Ama yüreğimde ki en büyük dilek; kimse umudunu yitirmesin olur. Herkes Pandora' nın hikayesini bilir, geriye kalan umuda herkes sahip çıksın isterim.Aşağıdaki satırlar sanırım Can Yücel' indi. Aklıma geldi şimdi, yazayım dedim.

Bir deniz anasıdır umut

taa suların altında

açılır, kapanır,

açılır, kapanır

kapanır

açılır...

8.12.2009

BONCUK KAPLAMA


Tahta boncukların üzerini kum boncuklarla kapladım. Bu işlemi "tuğlalama" denilen yöntemle yaptım. Gerçi daha bitmedi. Misinaya yerleştirilip, uçları takılacak. Oldukça zahmetli bir işlem. Bir daha ki denememde daha canlı renkler kullanmayı düşünüyorum. Taşınma telaşı bir taraftan sürerken, dün bunu tamamladım, paylaşayım dedim. Dün Serap' ın öldüğünü duyduğumda, herkes gibi benim de içim sızladı. Gencecik bir yürek, yakıldı ve öldürüldü. İnsanın insana ettiğini gerçekten başka hiç bir canlı kendi türüne etmiyor sanırım. Sözlerin, kelimelerin bittiği yer oldu kafamın içi. Bilge' yi alıp eve geldik. Ofisteki oyuncaklarını da toplayıp getirmiştik. Yemeğin ardından odasında oyuncakları yerleştirdik. Küçük çam ağacını çıkardık, keyifle süsledik. Bir de renk renk yanan ışıkları dolayıp etrafına, fişini takınca prize; değmeyin Bilge ' nin keyfine oldu. O kadar sevindi ki. Tıpkı o renkli ışıklar gibi, parladı gözleri. "Çocukları mutlu etmek ne kadar kolay" dedim kocaya. Mutsuz etmek daha da kolay belki. Ağacımızı süslerken yeni bir yılın umut ve barış getirmesini diledik. Erkenden uyuya kaldım. Sabaha karşı uyandım. Bilge 'nin odasına girdim, renkli ışıkların fişini çektim. Televizyonu açtım. Sabah haberleri Serap' ın ölümünden bahsediyordu, bir de 7 şehitten. Seyrettim, seyrederken gözlerim doldu... Yüreğine ateş düşen aileleri düşündüm, içim burkuldu... Bir şeyler yapılması gerek, birileri çözüm bulmalı...
p.s: iki gündür fark ettim yazmadığımı fark ettim :)

7.12.2009

BİLGE' NİN HALLERİ

Aslında kare kare Bilge' nin hallerini yakalayıp, fotoğraflamak isterdim. Ama kendisi sabah sabah, pek bir keyifli, pek bir fotomodel edasındaydı. Güya şaşırmış, üzülmüş, korkmuş, kızmış ve neşeli Bilge olacaktı. Ama her pozdan sonra bastık kahkahayı. Pazartesi sabah ne alaka zaman buldunuz diye düşünürseniz, bu faaliyeti baba hazırlanırken yaptık. Biz Bilge'yle kıkırdarken, traş olup banyodan çıkan Kocaya "sen pijamalarınla mı geleceksin ? yok artııııık" diyen Bilge, üzerine aceleyle geçirdiği kazağını da beğenmeyip, kocaya değiştirtme becerisini gösterdi :)
Cumartesi günü evde geçti. Bilge' yle mutfakta vakit geçirdik. Yeni bir poğaça tarifi denedik. Güzel oldu. Yanına portakal suyu sıkıp afiyetle yedik. Yeni filmler almıştık. Onları seyrettik. Çamaşır yıkama dışında, pek bir ev işi faaliyetinde bulunmadım. Pazar günü tembellik furyamıza koca da katıldı. Bilge' yle hoplaya zıplaya, kudurdular. Cumartesi ve pazar sabahları en keyif aldığım şey, gazete okumak. Enlemesine boylamasına, her köşesine ve satırına kadar. Yanında sıcak çayımla. Ardından kitap okudum, film seyrettim,Kocanın patlattığı mısır eşliğinde. Alışverişe ben gittim. Bilge' ye ördüğüm, kolları kısa gelen kazağın kollarını uzattım. Ne sinir birşey, örülmüş şeyi sök, tekrar ör. Bir daha ki sefer hep not edeceğim sayıları. Artık kalmıyor kafamda. Bugün ofisi toparlıyorum. Yeni dükkan sahibiyle kontrat imzalayacağız. Ardından bir sürü ayrıntıyı halletmemiz gerek. Hedefim hafta sonunda yerleşmiş olmak. Umarım halledebilirim. Sabah erken uyandım 6,30 sularıydı. Televizyonda dünden kalma sabah haberlerini seyrettim.Dehşetle, tüm yurtta olan olayları seyrettim. Hiç bir zaman milliyetçi bir insan olmadım. Kastettiğim siyasi düşünce bazında. Elbetteki ülkemi seviyorum, ülkem en iyi yerlerde olsun istiyorum ve bu ülke için bir evlat yetiştiriyorum. Hayat duruşum olarak, hümanist bir insan olmaya gayret ettim. Bir çok kürt arkadaşım, komşum oldu. Hayatımın hiç bir döneminde "kürt" kelimesini duyunca tüylerim diken diken olmamıştı, ta ki bugüne kadar. Hükümetin tutumu, son yaşananlar artık öyle saçma sapan ki, benimle birlikte birçok insanı da dehşete düşürüyor. Geçmişten bugüne doğudaki insanlarımıza eşit olanakların, özellikle de eğitimin verilemeyişi elbette ki büyük hata. Ama küçücük çocukların ellerinde taşlarla polise, sağa sola saldırmasına müsade ederek, hatta teşvik ederek, ortalığı savaş alanına çevirmek, nasıl bir arayıştır, anlam veremiyorum. Yıllar evvel (10 sene kadar önce) bir otel inşaatı şantiyesinde çalışırken koca, yaşadığı bir anıyı anlattı bu sabah. "Öğle paydosu verilince doğulu amelelerden birisi, küreği yüklendi omzuna istiklal marşını mırıldanarak, yemekhaneye gitti. Ben de bu ülke kolay kolay bölünmez diye aklımdan geçirmiştim. Şu gelinen noktaya bak" dedi.. Bu insanlara ne oldu peki, nerdeler şimdi. Bizler onları bu kadar mı sahipsiz bıraktık da onlar kendilerini farklı bir halk olarak görüp, ortak bir tarihimiz yokmuş gibi düşünmeye başladılar. Terörist örgüt o zaman da vardı. Ama çoğu kürt vatandaş onları kendilerinden kabul etmiyordu. Bayramda yeni tanıştığım biriyle sohbet ederken "Adana' dan ilerisi yok bizim için" lafını Türklüğüyle övünen birinin ağzından duydum. Nasıl bu kadar kolayca telaffuz edebildiğine inanamadım. Gelecek korkutmaya başladı beni, eskiden de korkutuyordu ama bu kadar gözümün içine sokularak değil...

4.12.2009

BİR AVUÇ POLİMER KİL

Bunları dün yaptım. Vernikleyince daha bir güzel oldular. Değişik zincirler ve iplikler alıp birleştirmeyi düşünüyorum. Dün akşam ev sahibim aradı. Aynı binada oturduğumuz için biraz korktum. Adıma mahkeme kağıdı geldiğini, görevlinin muhtara bıraktığını söyleyince, iyice bir korktum. Koca, muhtara gitti ama kapalıydı. Sabaha kadar uyudum uyandım aklıma geldi. Hayır mahkemeyle benim ne işim olur. Sabah platese gitmek için yolda yürürken, kendi kendime "kimbilir nasıl bir abukluk geldi, beni buldu" diye düşündüm. Biraz evvel muhtardan evrakı alıp geldim ve uzun bir "yuuuff" dedim. Memlekette büyükbabamdan kalma ufak bir arazi var. Yola gideceği için, tapu iptal davası açılmış. Mahkeme çağrısı bununla ilgiliymiş. 16 tane varis gözüküyor, kimi bulacaksın da vekalet alacaksın. Hikaye yani. Sonuç olarak, endişelerime yanarım, o kadar. Memleketi dolandırıp kaçanlar, nasıl rahat uyurlar gene anlam veremedim. Neyse sabah plates seansıma gittim. Bugün çok rahattı. Özellikle sonunda topun üzerindeki, gevşeme hareketlerine bayıldım. ( hep bunları yapsam). Toplam 12 kişiydik, gene en genç bendim. Gene topla cebelleştim. Bu arada ilk kez "çav bella" şarkısının (hızlı bir versiyonuydu) eşliğinde topun üstünde hoplayıp zıplamak, beni baya şaşırttı. Şuan iyiyim ama yarına Allah kerim. Ben gene ne olur, ne olmaz diye bir ağrı kesici yuvarladım. Dün akşam yemek yiyip, duş alıp yattım. Bilge'yle nerdeyse hiç ilgilenemedim. Bunu farketmiş olacak ki sabaha kadar bir onun odası, bir kendi odam mekik dokudum durdum. "Anne yanıma gelermisiiiiiin " dediğinde uyanamasamda, bir şekilde vücudumun onun odasına gittiğini fark ettim. Sabah biraz mızmızlansa da kreşe bırakınca ağlamadı. Taşınma işini hafta içi halletmeliyim. O yüzden ortalık karman çorman. Tabi kafamın içide...

3.12.2009

HAYAT AĞACI

Tam yazımı bitirmiştim, kaydetmeden elektrikler gitti geldi. Sinir oldum.Şimdi tekrar yazmayı deneyeceğim. Yukarıda fotoğrafı görülen kolyenin ucunu bir arkadaşım bana hediye etmişti. Ben de kırmızı mum iplikten makarayla zincir yapıp, ucuna taktım. Çok severek kullanıyorum. Üzerindeki hayat ağacı figürüne ne zaman baksam, ya da dokunsam hep duygulanıyorum. Doğada hayatı bize tasvir eden pek çok şey var belki, ama beni en çok etkileyeni bu... Dallarına, yapraklarına, üzerindeki kuşlara bakınca "gerçekten hayat ne kadar kısa" diye geçiriyorum aklımdan. Ama sonra kalın gövdeye ve köklere bakınca " aslında hiç de değil "diyorum.Erkek kardeşimi sabah askere yolcu ettik. Hayatımızdaki duygusal anlara biri daha eklendi. Ben ardından bakarken, kocaman adam, gözümde çocuk oluverdi. Bebeklikten başladı annemle inatlaşmaları. Annem yemek yedirmek için çırpınır bazen oturur ağlardı. Hep kendi bildiğini yaptı, hiç şaşmadı bu yoldan. Sekiz aylıkken kollarını iki yana açar hızlı hızlı yürürdü. Düşecek korkusuyla biz arkasında...Komşu çocuklarıyla akşama kadar sokakta top oynar, kavga eder, cam kırardı. Hatta abartıp kolunu dirseğinden üç kez, bacağını birkez kırmışlığı vardır. Bunu yanında ki yaralanmaları (cam kesiği, akrep sokması v.s..) saymıyorum.Hiç bir zaman okuma heveslisi olmadı. Ticaret Lisesini bitirdi, ardından iki yıllık işletme. Sonuçta 16 ay askerlik yapacak. Bu arada bayramda "okulda bir olay olunca, abim olmadığı için hep ablam gelirdi, okulu birbirine katardı. Rezil olurdum" diye itiraf etti:) Kızıyorum kendime herkes gidiyor askere, ne var yani diye. Ama anaç tarafım işte kabardı gene, ne yapacak orda diye. Sonra iyice duygularım zıpladı, babamın yokluğunu, annemin yalnız kalmasını, Sibel' in uzakta olmasını düşündüm...Ama hayat böyle değil mi? İstediğimiz gibi olmıuyor işte. Düş Sokağı Sakinleri 'nin "Al götür beni" şarkısını mırıldanıyorum. Zira sesim kötü olduğu için Bilge ve Koca tarafından yasaklandı yüksek sesle şarkı söylemem. Ne sinir bir durum, yeni fark ettim. Dün Bilge' yi almaya taksiyle gittim. Kreşin önünde biraz beklettim diyemidir nedir anlamadım, taksici bey bek bir suratsızdı. Zamanında Bilge' ye kötü kelimeler söyleyince "bu kötü lafları aptal çocuklar söyler" cümlesini sarf etmişiz. Akşam takside "anne Asya pislik diyor bu kötü lafları aptal çocuklar diyerler değil mi? " sorusunu benim kıvırmalarım karşısında en az onkere çeşitli versiyonlarda sordu. Amaç Asya' ya "aptal çocuk" dedirtmek. Ben de durumu anlayabileceği şekilde anlatmaya çalışırken, taksici "abla söyle de kurtul" dedi. Allahtan eve gelmiştik. Bahşiş bırakmadan indim:) Bilge' de dayısını görünce mevzuyu unuttu. Yani unutmuştur diye düşünüyorum...

2.12.2009

GERÇEKTEN SOĞUK


Bu mevsimde elbette sıcak bir hava beklemiyordum, ama Antalya dönüşü, özellikle sabah saatlerinde gördüğüm eksili rakamlar, beni gerçekten üşüttü. Gerçi güneşin olması bir avantaj, Ankara kahverengiyle gri arası olduğunda bana da bir kasvet havası geliyor. Bu sabah kalktığımızda arabanın camı buz tutmuştu. Bilge "kar yağmış" diye sevindi. Kar yağması da yakındır diye düşünüyorum. Sabahtan erkek kardeşimi Aşti' den aldık. Daha önce hiç Ankara' ya gelmemişti. Biz tarif ederken " Aştinin şurasında bekle, burasından alırız" dereken görüştüğümüzde söylediği ilk laf "yav siz Aşti maşti diyorsunuz ama ben onun ne demek olduğunu bilmiyordum ki" oldu. Bilenler bilir bu laf benim kardeşim söz konusu olduğunda, şaşırtmayacak bir laf. Saçlarını asker traşı kestirip, gelip gidip aynaya baktı. Biraz evvel eve götürüp bıraktım. Film komasına girmeyi planlıyordu:) Yolda galiba üşüttüm. Burnum bir süre akıp, bir süre tıkanıyor. Onun dışında bir sorunum yok. Bilge 'ye bulaşacak diye korkmuştum, ama Allahtan onda bir şey yok. Sadece " bana çok yaklaşma hastayım " dediğimde "domuz hastalığı mı?" diye soruyor:) Kreşi gerçekten özlemiş. Sabah heycanla gidiyor. Antalya' dan dönüş yolumuzda Bilge Bucak tarafında uyandı, ve Ankara' ya kadar gözünü bile kırpmadı. Bol bol konuştu, ouncaklarıyla oynadı, üstümde tepindi, masal anlattı. Bu günlerde okuduğumuz masallarda ki kahramanlardan oluyoruz. Yani yolcuğun başında, Bilge tavuk prenses (pamuk prensese böyle diyor), baba yakışıklı prens, bense kötü kalpli kraliçe oldum. Tabi yolun sonuna doğru Bilge kendini aştı ve yaramazlık sınırlarına dayandığında rollerimiz değişti. Baba tavuk prenses, ben yakışıklı prens, Bilge' yse kötü kalpli kraliçe oldu. Kocayla çok güldük bu muhabbete. Artık evde her duruma göre rol belirliyoruz. Hatta koca yedi cücelerin isimlerini öğrenip, onları da dahil etmeyi düşünüyor. Yol boyunca en temiz tuvaletlerin Opetinkiler olduğuna karar verdim. Sucuk döner yemenin kötü bir fikir olduğunu daha evvel idrak ettiğim için, yanımızdaki atıştırnalıkların, yol için en idali olduğunu gördük. Özellikle meyva ağılıklı bir zula çok iyi oluyor. Yeni bir kitap okumaya başladım. Sophie Kinsella' nın "Alışverişkolik ve bebeği" adlı kitabını Sibel bana bırakmıştı. Yazarın daha önceki kitaplarını da okumuştum, eğlenceli ve komik bir kitap. Acilen film seyretmeliyim, günlerdir seyretmiyorum. Dün biraz polimer kilden kolye uçları yaptım. Ama çok beğenmedim. Belki vernikleyince güzel görünürler.
Bugün hiç birşey yapmayı planlamıyorum. Zaten günün büyük bir kısmı bitti. Bir bina yanımızda ofis için yer baktık. Ben beğendim, koca biraz tereddüt etti. Küçük mü diye. Ben sığacağımızı düşünüyorum. Hem şu an ödediğimizin yarısından azını ödeyeceğiz, hem de daha kolay ısınacak. Akşam enine boyuna konuşup, karar vereceğiz. Bu arada Bilge dün kilotlu çoraplarına isyan edip, fırlatıp attı. "Sıkıldım ben bunlardan "dediğinde, koltukta uyukladığımı farkedip gözümü açtım. Dolabından kısa çoraplarını ve eşofmanlarını giymişti. Hem de yardımsız. Ben şaşkın "üşümeyesin" dediğimde "üşürsem söylerim" dedi, yine ve yine kızımın büyüdüğünü fark ettim.

1.12.2009

BİZ GELDİK


Gittik, koşturduk, abartarak yedik ve döndük. Bayramın en kestirme özeti böyle yapılabilir sanırım. Pazartesi akşam 8 ' de çıktık yola. Sabaha karşı 4 ' te Antalya' daydık. Koca çok yoruldu. Aylardır kafamızı tırmalayan bir işi halletmemiz gerekiyordu. Resmi daireler dahil, tüm işlerimizi hallettik. Perşembe öğlene kadar bu işle uğraştık. İlk gün Bilge anneanneyle takıldı, ama sonraki günler peşimizi bırakmadı. Gene şansımız yaver gitti de herşeyi halledebildik. Babamın mezarını ziyret ettik. Mezarlıkta nerdeyse yer kalmamış. Bu kadar hızla dolması insanı şaşırtıyor. Cuma akşam Sibel geldi. Havaalanında Bilge'yle kucaklaşmaları görülmeye değerdi. Elimizde antibakteriyel jeller, korka korka bayramlaştık herkesle. Bendeniz Antalya 'da 18 derecenin ardından Ankara' da ki -2' yi görünce hafiften bir burun akıntısıyla cebelleşiyorum. Koca ve Bilge iyi onlarda birşey yok. Erkek kardeşim her zaman olduğu gibi işini son ana bıraktığı için, bizle gelemedi. Bugün askerlik şubesinden evrğını alıp, yerine gidecek. Sibel' in gelişi, onun gidişi, annemin yalnız kalması derken, gene içim buruk ayrıldım. Bu arada kocayla seninkiler-benimkiler kavgası yapıp durduk. Onun tüm akrabalarında yatıya kalmamız gerekiyormuş. Saçmalığın daniskası. Ben ki annemde bile rahat uyuyamayan bir tip, kalamam öyle her yerde. Ama bu tartışmayı her gittiğimizde yaşayacağımızı fark ettim. Alışır umarım zamanla. Hiç evcilik oynayacak halim yok. Bu konuda belki çok tavırlı davranıyorum ama yanında çocukla çok anlamsız bir istek bence. Üstelik de gereksiz. Neyse artık burdayız, hayat güzel soğuk olsa da:)
Bir sürü takı dağıttım, acilen yenilerini yapıp, rafıma koymalıyım. Sevdiğim insanlara bu konuda çok bonkörüm. Takılarım el emeğim, göz nurum o yüzden sevdiklerimin boyunlarında görmek beni mutlu ediyor. Yukarıda ki fotoğrafı 10 yıl kadar önce çekmiştim. Emanet bir Zenit makinaya siyah beyaz film almıştım. O sıralar Kaleiçin de oturuyorduk. Bu karede ordan. Evlendikten sonra oraya taşındık. Kocanın babasının evi var. Alt katında biz oturduk, tam beş sene. Şuan düşününce şaka gibi geliyor. Çok ufak (60 m2) balkonsuz bir evdi. Çok mutlu zamanlarımız oldu. En güzel yanı şehir merkezinde oluşuydu.İlk zamanlarda çok kayboldum oralarda. Kaleiçi daracık sokakları, eski evleriyle, birbirine benzeyen sokak manzaralarıyla hep kafamı allak bullak ederdi. Eve geleyim derken, çok alakasız yerlerde bulurdum kendimi. Sonra koca gelir alırdı beni. Zaman gene çok çabuk geçtiğini hissettirdi bana. Bu arada ofiste hem kombi yanıyor, hem elektrik sobası ve ben hala ısınamadım:)





23.11.2009

YOLLARA KOYULMA ZAMANI...

Hafta sonu koşturmacayla geçti. Bayram için Antalya ' ya gitme düşüncemizi çarşamba yerine pazartesiye alınca, tüm hazırlıklarım hızlanacağı yere yavaşladı. Bir sürü çamaşır yıkadım. Yıkaması neyse de kurutması dert. Yarım yamalak valiz yaptım. Bilge' yi üç haftadır görmeyen teyzeme götürüp, binadaki tüm dairelere takılan yangın ve gaz alarmı çalışması bizim evde toz toprak yığını çıkartınca, ben iptal oldum. Aslında cumartesi sabah başladı. Gözlerimi açtım, kıpırdayamadığımı fark ettim. Her yerim tutulmuştu. Ağrı kesici falan hiç bir işe yaramamıştı. Hamlamada tavan yaptım. O yüzden o gün hiç birşey yapamadım. Akşam üzeri iki kadeh kırmızı şarap içtim. O baya rahatlattı. Pazar günü işçiler geldi, evi mahvettiler. Oysa ben o sırada kaptırmış kendimi valiz hazırlıyordum. Bu arada yazın giderken tek valizin yettiğini, ama kışın üçten azının kurtarmadığını gördüm. Tabi o karmaşayı koca toparladı sağolsun. Bir de mutfağı temizledi. Misler gibi oldu. Şu an evin bir tek mutfağı düzgün. Neyse şikayet edip durmayım. Hepsini hallederim bugün, yola çıkmadan evvel. Kendimi germeyim derken, koyuverdim yani.
Erkek kardeşimin askerlik yapacağı yer belli oldu. Kastamonu-Gölköy' de yapacak. Ayın 1' de asker oluyor. Annem yalnız kalacak. Bu konuda yapabileceğim hiç birşey yok. Keşke olsaydı. Bu sabah yine tahsilatlarla uğraşıyorum. Gelince sıkışmasın diye işlerimi de halledeyim diyorum. Saçlarımı da boyatma işini aradan çıkartırsam, benden keyiflisi olmayacak:) Aslında yazacak çok şey var diye düşünüyordum ama kafam bu kadar doluyken başarısız bir çaba olacak. Bugün köpek yavrusu gibi kocaya bakınca, bana "seni seviyorum" dediğini fark ettim. Buna da isyanımı dile getirdim:)... Cuma günü uzun uzun Can Yücel şiirleri okudum. Ruhumu dinlendirdim, keyiflendirdim...

ANAYASASI İNSANIN

"Paul Eduard için yazılmıştır"

Kan yasası bu insanın;
üzümden şarap yapacaksın
çakmak taşından ateş
Ve öpücüklerden insan

Can yasası bu insanın;
Savaşlara, yoksulluklara
ve binbir belaya karşın
İllede yaşayacaksın.

Us yasası bu insanın;
Suyu şavka döndürüp,
düşü gerçeğe çevirip,
düşmanı dost kılacaksın.

Anayasası bu insanın
emekleyen çocuktan,
uzayda koşana dek
yürürlükte her zaman
CAN YÜCEL

20.11.2009

İLK PLATES SEANSIM


Bu sabah koştur koştur (niye o kadar acele ettiysem) salona gittim. Nerdeyse görevlilerden bile önce. (o kadar abartmışım yani) kayıt işlemlerimde eksik evrakım vardı, onları tamamladım. Sonra grup yavaş yavaş gelmeye başladı. Hepsi emekli hanımlar. Zaten gittiğim yerde "Hanımlar Lokali" diye geçiyor. İlk kez hanım hanımcık bir durumda ve ortamdayım bu arada:) En gençleri bendim sanırım. İki hanımefendiyle sohbet ettim. Diğerleri pek cana yakın gözükmediler. Belki erken olduğu için afyonları henüz patlamamıştı, bilemiyorum. Bir teyze diğerlerine bir haftalık vücut arındırma detoksu yaptığını ve hatta kendi kendine lavman yaptığını söyleyince, kulaklarıma inanamadım. Sezeryan olunca, gaz çıkarttıktan sonra hastahaneden eve gönderiyorlardı. Sabırsızlandığımı gören doktorum istersen lavman yapalım demişti. Ben de "artık kurcalamayın beni, evde çıkmaz mı bu gaz " diyince gülerek" ben çıkmayanını görmedim "diyerek, eve gitmeme izin vermişti. Zira evde de doğal ortamda, doğal olarak çıkmıştı:) neyse lafı uzatmayayım. Gözünüzün her gördüğüne inanmamanız gerktiğini, tam anlamıyla fark ettim. Hani böyle rahat rahat kolunu bacağını esnetiyor insanlar, o sevimli topun üstünde o yana bu yana çocuklar gibi şenler ya. Alakası yok, canım çıktı. Toptan nefret ettim. Ne bacaklarımın arasında durdu, ne popomun altında. Düzgün tutacağım, diye sinir oldum. Bu arada acı gerçek, bildiğiniz "kalas" olmuşum. Hiçbir hareketi doğru yapamadım. Kalın eşofmanlardan ve formsuzluktan sırlsıklam oldum. Çıktığımda kaşım gözüm kaymıştı. Başta konuştuğum hanımefendiler (annemden çok çok büyükler) bana gülümseyip, günün geri kalanında ağrı kesici almamı tavsiye ettiler. "Biz de böyleydik" demeyi de ihmal etmediler. Çıkar çıkmaz bir taksiye yöneliyordum ki, dolmuşu fark ettim. Hemen attım kendimi. Böylelikle spordan sonra yokuş yukarı yürüme fikrinin, bir fantazi olduğunu anlamış bulundum. Tabi bir de platess ve fıtness seanslarını aynı güne koyarım diyordum. O da fantazinin Allahı oluyor bu durumda. Bakacağız artık. Bu kadar şikayet ettim ama bırakmayacağım. Yılmak yok. Dün akşam Koca bir arızaya giecekti. Gideceği yerin yanında da büyük bir AVM var. Takıldık Bilge' yle. Anne kız üç saat, çok keyifli zaman geçirdik. Önce yemek yedik. Sonra büyükçe bir kitapçıya girdik. Bilge koluna bağladığı uçan balonuyla, bıcır bıcır konuşup, kendine masal kitabı seçti. Bende uzun uzun baktım kitaplara, açtım, okudum, kokladım. Alacalarımızı alıp çıktıktan sonra, fil hafızalı Bilge alt katta büyük bir oyncak mağazası olduğunu hatırladı. Doğru oraya gittik. Ama hayal kırıklığına uğradık, çünkü bomboştu. Bayramda tadilat yapılacakmış o yüzden üç beş parça ürün vardı. Bilge üzerinde çok güzel zürafa fotoğrafı olan bir dosya aldı, kreşde yapıp getirdiği faaliyetlerini koyacak. Bir de rüzgar gülü aldık. Daha önceden aldığı masal kitabı ve koca kafalı kalemin olduğu poşetleri, inatla kendi taşıdı. Balonda elinde bağlıydı. Arkamızda tartışan genç bir çift vardı. Oğlan kaptırmış kendini, kızıp duruyordu yanında ki kıza. Bilge 'nin uçan balonu yanlarından geçerken pat diye yüzüne çarptı. Bir an ne yapacağını şaşırdı çocuk, ben "pardon" dedim ama yanında ki kız gülmeye başlayınca, Bilge de, ben de tutamadık kendimizi. Gerçi oğlan gülmüyordu ama, tartışmıyordu da. O arada koca geldi, bizi eve götürdü. Bilge 9:30 da uykuya dalmıştı. Bir ara gece bizim odada daireler çizerek dolaştığını gördüm. "Çişim geldi" diyordu, koridorun ışığı da yanmıyordu, iyi bulmuş yolunu dedim . Tuvaletten sonra gene yattı uyudu. Sabah gene en son o kalktı. Dün akşam aldığı herşeyi (balon hariç) yüklendi , kreşe götürdü.

19.11.2009

KIZIM BÜYÜRKEN


Bu sabah Bilge' yi kreşe bırkıp, ofise geldik. Ben yürüyüşe gideceğim diyince, koca alaylı bir tavırla "donmazsan zayıflarsın " diyerek, arabanın göstergesini işaret etti. 1,5 dereceyi gösteriyordu. Bu teşvikle dururmuyum, attım kendimi yollara. Yaklaşık 30 dakika ama tempolu yürüdüm. Bacaklarımın resmen yandığını hissettim. Çok iyi geldi. Dönüşte gazetemi aldım. Sayısal loto ( ya da onun gibi bir şey) oynadım. Ofise geldiğimde çay hazırdı. Limonlu çay ağırlıklı bir kahvaltı yaptım. Sabah değişik bir havası var buranın. Çankaya da olmamız itibarı ile tam tepeden baktım Ankara' ya. Oturdum bilgisayarın başına. Koca gazetesini okuyor, çayı eşliğinde. Ben çayımla birlikte yazıyorum. Bir de güzel çalma listesi yaptım kendime, değmeyin keyfime.
Gelelim kızımın büyümesine. Kızım doğmadan önce çok yoğun çalışan, kitap okumak dışında hiç bir hobisi olmayan ( zaten buna vakti de olmayan) günde bir paket sigara içen birisiydim. Çalıştığım insanlarla ilişkilerimi asla dengeleyemzdim. Hep bir hayal kırıklığı, hep bir kullanılma, saçma sapan durumlar yani. Koca hep bir köşeden beni izler, sonunda "evet sen haklısın" dememi beklerdi. Öyle çok insan meraklısı birisi hiç olmadım aslında, ama vermeyi o kadar çok seviyorum ki. Ne kadar karşılık beklemesem de, verdiklerimin ( maddi manevi) bana kazıklar halinde dönüşü, sonunda bende bir sorun olduğunu ciddi ciddi düşündürdü. Sonuç olarak insanlardan hiç birşey beklememeyi öğrendim. Oldukları gibi kabullenmeyi. Tabi böyle olunca baya aza indirgendi etrafımızdaki insanlar. Bilge doğduğunda tamamen onunla ilgilenmem kararını almıştık. Onu büyütürken de etrafımızda ki insanlar konusunda seçici davranmaya özen gösteriyoruz. Ben kızımı büyütürken,evde olmanın da verdiği vakit çokluğunu, yeni hobiler edinerek doldurmaya başladım. Takı tasarlamak çok keyifli, polimer kilse gerçekten yaratıcılığınızı tetikleyen, itekleyen birşey. " Ben yaptım" demenin keyfini, ruhuma verdiği doyumu seviyorum.Kızıma kendi ördüğüm kazakları giydirmek, berseini atkısını takmak çok hoşuma gidiyor. Koca daha bir düşünür, taşınır oldu. Geleceğe dair özellikle. Akşamları tembel tembel televizyon seyreden adam, şimdilerde kızıyla hoplayıp zıplayıp, kaçak gece kahvaltıları düzenliyor:) Kalabalık ortamları sevmeyen, alışverişten nefret eden adam, kızına alınacaklar söz konusu olunca üşenmeden mağaza, mağaza dolaşabiliyor. Evde annenin kurallarını hafiften bozan, kızına daha yakın baba konumunda şu an. Biraz da sebze yemeye başladı... Şöyle bir bakınca kızımın hayatımıza kattıklarının, en az kendisi kadar güzel olduğunu görüyorum. Belki çok duygusal bakıyorum herşeye, ama ne yapayım, ben böyleyim. Dün karşı komşum, yeni tanıdığım eniştesiyle geldi. Daha evvel iki fanusu polimer kille süsleyip, hediye etmiştim. Eniştesi bunları görüp çok beğenmişti. Hatta bizim evede yapsak falan demişti. Ben de yapabileceğimizi söylemiştim. Sonra birlikte benim ofisteki odayı görünce, yaptıklarıma şaşırarak bakmıştı. Kendisi de iyi bir "toplayıcı" olduğundan behsetti. Özellikle bit pazarlarını falan gezip, değişik şeyler aldığını anlattı. Dün geldiklerinde "bugün ne yaptınız " diye sorunca, ben çok şaşırdım. Kendimi hergün bir şeyler yapmaya programlıyormuşum gibi bir durum mu yarattım acaba diye düşündüm. "Hiç "dedim. "Çok duygusal bir film seyrettim (Göl evi) tavsiye ederim, bir de Atlas Dergisi almıştım onu okuyorum, bu gün böyle yani "dedim. Biraz dergiyi karıştırdılar, sonra arkadaşımla birlikte gittiler. Zannedersem hayal kırıklığına uğrattım:) ... Bu sabah silecek suyu olmadan çalışan araba sileceğinin, tüylerimi diken diken ettiğini fark ettim. Düşününce gene oluyor. Bugün tahsilat peşinde koşacağım. Direk kötü kadınım yani. Para isteyince "kötü" oluyorsunuz. Dün üç aydır para almak için beni uğraştıran bir işletmenin muhasebecisi bana"bu günlerde çok yoğunum, cuma günü ödemenizi yapacağım , beni aramayın " dedi. Ben de "filanca bey fark ettiyseniz sizi hal hatır sormak için aramıyorum, zira umrumda değil, paramı yatırmanız için arıyorum, yatırdığınız anda ben sizden,siz de benden kurtulacaksınız" demek zorunda kaldım. Yine tekrar ediyorum bu ülkede ticaret yapmak çok ama çok zor...

18.11.2009

SONUNDA

Sonunda spor salonuna kayıt yaptırdım. Hastalıktı, beni eken komşulardı derken, bu sabah kendi başıma gidip kayıt oldum. Haftada 1 gün platesle başlayacağım, gelecek ay iki gün de fitness eklenecek buna. Herşey bir tarafa yolum giderken iyi, ama dönerken yokuş yukarı gitmem gerktiği için, acayip faydalı olacak. Zira bugün dilim dışarda geldim ve iyiki sigarayı bırakmışım dedim. Yukarıda ki kolyeyi yeni bitirdim. Kurdela nakışı yaptığım örtünün de bir kenarı bitti. Daha üç kenar var. Hafta sonuna kadar biter umarım. Dün çok güzel bir haber aldım. Bayramda Sibel de Antalya' da olacakmış. Kocası güzel bir jest yapıp, kendi gelemese de onun seyahatini ayarlamış. Çok özlemiştim. Geçen bayram gelmeleri için çok ısrar etmiştim. Yol çok yorduğu için, bu bayram hiç ağzımı açmama kararı almıştım. İnsanlar ne isterlerse onu yapmalılar diye. Nemek ki isteklerimiz aynıymış. Bu ay Atlas Dergi ' si almayı unuttuğumu fark ettim. Gelirken aldım. Bilge dün çok iyiydi. Öksürüğü baya azaldı. Kreşte yemeklerini güzel yediğini söylüyorlar. Ama nerdeyse bir haftadır akşam yemeklerini sallayıp, olur olmaz (pasta, çikolata, krema istiyorum gibi) isteklerde bulunup, red cevabını alınca, bir ağlamadır tutturuyor. Sonra ben uyuya kalınca ya da kitap okurken, babasını kafaya alıp kahvaltılık gevrek yiyor. Sabah kıyameti koparttım. Hafta sonları kahvaltılık gevrek yiyordu. Akşamları yiyemeyeceğini, bunun için babasını kullanmaması fetvasını yayınlayıp, babayı da bu sağlıksız beslenmeye alet olduğu için, bir güzel fırçaladım. Baba da cevap hazır "çocuk aç mı kalsın?" benim cevabım onu döver "hayır akşam yemeğini düzgün yesin" diye söylendim durdum. Akşamları mutlaka meyve de yiyor, çikolata da. Hadi ona bir şey demiyorum. Ama olmaz böyle. Kocaya onu nasıl kullandığını anlatmaya çalıştım, anladıysa tabi. Bence anladı da biraz gurur yapıp, kabul etmek istemedi. Bu çocuk ömrümüzün sonuna kadar bu politikayı uygular mı acaba? Annem süt içmem için kıyameti koparırdı. Bana kıyamayan babam içerdi, annem kızmasın diye. Oldum bittim süt içemem. Bu arada akşam yine çok geç uyudu. Ben gene erken uyudum. Yatmadan evvel kocanın Bilge' nin odasına yaptığım lambayı taktığını gördüm. Bilge sırf o yerine taktı diye "babam bana lamba yaptı" diye gösteriyordu. Ben de ısrarla o lambayı yapmak için ne kadar emek harcadığımı anlatmak zorunda kaldım. Ama o gene de "babam yaptııı" diyordu:) Dün yeni bir kitaba yeniden başladım. "Siz kimi kandırıyorsunuz" Soner Yalçın' na ait güzel bir kitap. Daha evvel okumaya başlamıştım. Ama taşındıktan sonra, bir türlü bulamamıştım kitabı. Geçenlerde çok alakasız bir yerden çıkarak, beni mutlu etti. Bugün güzel bir güneş var Ankara' da, tabi inceden de bir soğuk. Şimdi sıcak bir kahve, güzel bir müzik ve Atlas zamanı...

17.11.2009

BİLGENİN ÜÇ KULAĞI

Bilge sabah uyandığında ortada ki fotoğrafta görüldüğü gibiydi. Saçlarını ısrarla taratmadı. Ben nasıl bağlasam, itiraz etti. Sürekli "üç kulak yapalım " dedi. Kendisi tarif etti, ben yaptım. Anlatıyorum; yanlardan bir parça saç bağlanır. Arkada bir sürü saç kalır. Buna üç kulak denir. Ne alaka? Bilge öyle diyorsa öyledir. İtiraz etmek ne haddime, üstelik de sabah "ben okula gitmeyeceğim " diye cırlarken. Bu durumda bana " Bilgeciğim inan bana Kızılderili ailesi olsaydık, kabilenin ileri gelenleri sana mıymıy Bilge derlerdi" demek kaldı. Uflaya puflaya çıktık evden. Bu arada üzerindeki kazağı rahmetli anneannem yıllar yıllar evvel, yani Bilge doğmadan çok önce, onun için örmüş. Göremem diyerek, torunlarının çocukları için böyle güzellikler yapmış. Şöyle bir baktım bugün, zaman ne kadar çabuk geçiyor. Bu aralar keyfim yerinde sayılır. En azından maddi olarak baya rahatladım. Keyifsizlik yaratan, Bilge' nin hastalığına yorduğumuz keyifsizliği. Koca da, ben de ne yapacağımızı şaşırdık. Akşamları inatla uyumuyor. Artık saate bakmayı bıraktım. Özellikle dün gece hainlik yapıp erkenden uyudum. Günlerdir ateşini kontrol edeceğim diye uykusuzdum. Gece 3 gibi uyandım. Koca yanımda gömülmüş, her zaman ki gibi yastığı yüzünde, kendine işkence ederek uyuyordu. Bilge ' nin odasına gittim. Yatağın ters tarafında, enlemesine mi desem, yanlamasına mı, garip bir şekilde yatıyordu. Üzeri sıkı sıkı örtülmüş. Demek ki koca çok zor uyuttu. Uyandırma korkusuyla da öylece bıraktı, diye düşündüm. Bilge' yi düzelttim. Alnını yokladım. Salona gidip televizyonu açtım. Biraz televizyon seyrettim. Sonra Bilge ' nin yanına yattım. Bayram için Antalya ' ya gideceğiz. Nasıl yaparız diye düşünürken uyuya kalmışım.Sabah da Bilge' yi kreşe bıraktıktan sonra ofise geldik. Koca servise gitti. Ben faturalarımı yatırdım. Dışarıda baba bir soğuk var. Gene kahverengi Ankara. "Olsun ne yapalım Kasım ayındayız "diyip sıkı sıkı giyiniyorum ve giydiriyorum:) Bu günlerde kum boncuktan takı yapmaya ağırlık verdim. O da zaman alıyor. Gerçi bugün niyeti bozdum, kurdela nakışından bir şeyler yapacağım. Bakalım nasıl olacak...

16.11.2009

BİLGE VE GRİP

Perşembe akşam üzeri Bilge' yi kreşten almak için tam hazırlanıyordum, telefon geldi. "Bilge' nin ateşi yükseldi" diye . Hemen atladım taksiye, alıp eve getirdim. Kreşte ilaç verdikleri için eve geldiğimizde biraz düşmüştü. Sabaha kadar bir çıktı, bir indi. Koca çok korktu. Girdi çıktı ateşini ölçtü. Ben artık isyan ettim. " Rahat bırak çocuğumu" diye. Sabah doktoruna götürdüm. Bilge gene elinde, kolunda, bilimum her yerinde ki çizikleri, kızarıklıkları gösterdi. "Neren ağrıyor?" sorusuna "Bacaklarım çok ağrıyor, çok" diye cevap verdi. Doktorumuz endişelenmeye gerek olmadığını, mevsimsel gribin en şiddetli zamanı olduğunu söyledi. Ne kadar korumaya çalısakta, bu zaman da başarılı olamayacağımızı da belirtti. Burnunu açık tutmamızı tavsiye edip, peditus verdi. Özellikle soğuk algınlığındave gribal durumlarda en iyisi bu dedi. Ateş düşürücü özelliği de olduğu için, ekstra ilaç vermemize gerek kalmadı. Üç gün boyunca iştahında bir sorun yoktu. Keyfi de yerindeydi. Pazar günü Çamlıdere' ye gittik. Çamlıdere Kız Meslek Lisesi' ne, daha evvel koca bulaşık makinalerını yapmak için gitmişti. Dün de çamaşırhanelerini hayata geçirmek için gittik. Aslında koca yalnız gidecekti. Ama "yol çok güzel, Bilge' de çok sıkıldı, birlikte gidelim" diyince, düştük yollara. Otobandan gittik. Yol gerçekten çok güzeldi. Sonbaharın tüm renklerini, nerdeyse gözümüzün içine sokuyordu. Bozkırın bu özelliği de yeni fark ettiğim durumlardan. Ağaçların çoğu yaprak döktüğü için, sarının en güzelini, kahverengi ve bordo arası yaprakların ağaçları terk etmeden önceki ahengini görebiliyorsunuz. Okulun kurucu müdürü Nihat Bey' le konuşup, pazar günü için sözleşmiştik. Gittiğimizde eşiyle birlikte karşıladılar bizi. Karşımızda iki genç öğretmen görmek(idareci konumlarını da düşününce ) beni ilk şaşırtan şeydi. Sonra hastaneden bir okul yaratıp, durumları iyi olmayan 53 kız öğrencinin herşeyiyle ilgilenip (toplam 5 öğretmen) üç aydır da evli olan bu çifti dinlediğimizde, gerçekten hayran oldum. İdalist olmak böyle birşey galiba. Koca gereken herşeyi ayarlayıp hafta içi gidecek ve sorunlarını çözecek. Uzak olduğu için, insanlar oraya gitmek istemiyorlarmış. Bizim için böyle birşeyin söz konusu olmadığını, kocanın geçen yıl Siirt' e bile gittiğini anlattık. Takı dersleri vereceklermiş kızlara, ben malzeme lazım olursa yollayabileceğimi, ya da birlikte gidip alabileceğimizi söyledim. Çok sevindiler. Kızlar meraklı gözlerle ve oyuncak bebek edasıyla Bilge ' ye bakıyorlardı. Bilge yanaşmadı tabi, alışık değil kalabalığa. Dönüş yolunda uyuya kaldı. Biz de manzarayı seyrederek, konuşarak döndük. Koca akşam yemeğini hazırladı, biz de film alıp geldik Bilge'yle. Bilge film seyretti, koca uykladı, ben de Bilge' ye kazak başladım. Bu arada yukarıda ki fotoğraf netten. Ben yanıma telaştan makina almayı unutmuştum. Küçük bir yerde yaşama isteğimiz pazar günü tavan yaptı. Bir de Lada Niva alıp, ailece offroada katılma isteğimiz. Bilge öksürüp, hapşuruyor, burnu da tıkalı değil akıp duruyor. İlaç kullandığı ve ilk üç günü evde geçirdiği için, bu gün kreşe gidebileceğini söyledi doktor. O da oflaya puflaya sabah gitti. Çocukların hepsi Bilge gibiydi. Artık bağışıklık sistemi böyle güçlenecek diye kendimi teselliye çalışıyorum...

12.11.2009

BİLGE' NİN YENİ LAMBASI


Fotoğraflardaki aplik, ofiste bir kenarda öylece duruyordu. Bizden önceki kiracılardan kaldığını düşünüyorum. Önce akrilik boyayala boyadım. Sonra Polimer kilden çeşitli şekillerle süsledim. Boncuklar yapıştırdım. Fırınladım ve vernikledikten sonra, çok şık oldu. Bilge' nin odasının renklerine uygun yapmaya çalıştım. Dün tüm işlemleri tamamladım, eve götürdüm. Bilge çok beğendi ve "nasıl yaptın anne? " diyince de bir güzel anlattım. İnşallah koca da bir ara asacak.
Fırına sığabilecek, gözüme kestirdiğim ne varsa evde, böyle şeyler yapıyorum. Dün balık günümüzdü. Koca kendisine hamsi, bana levrek almış. Hamsiyi görünce ben mutfağa girmedim. Zaten balık pişirme işi kendisine ait olduğundan, akşam özendi bözendi pişirdi bunları.Bilge hamsiye "bebek balık", levreğe "anne balık" diye adlar takarak çok güzel yedi. Tabi biz mutluluktan uçtuk. Kocanın işi vardı, o gitti. Ben de Bilge' ye yeni oyunlar bulma çalbalarımdan ilk örneği akşam gerçekleştirdim. Renkli elişi kağıtları, makas ve prit nerdeyse tüm akşamımızı doldurdu. Bilge' nin istediği bir şekli (kelebek, ev, at, kalp yaptık) kağıda çiziyoruz. Sonra onu kesiyoruz. Önce o kesmeye çalıştı, baktı zorlanıyor bana havale etti. Sonra elişi kağıtlarını şeritler halinde kesip ona verdim. O da kareler kesti. Sonra ilk kestiğimiz şeklin içini bu kağıtları yapıştırarak doldurduk. Bu uygulamayı kreşte de yapıyorlar. Bütün akşam kes yapıştır, çok hoşuna gitti. Bu sayede şekilleri de daha kolay öğrenecek. makas kullandıkça el kasları gelişecek. Bu akşam lego yapmayı planlıyorum. Uzun süredir hiç yüzüne bakmadığı legoları var ofiste. Onları götüreceğim eve. Gece hafif ateşi vardı, ben endişelendim biraz. Sürekli girip çıkıp ölçtüğüm için, çocuğu da tam uyutmadım. Aslında şimdi düşününce abarttığımı fark ediyorum. Sabah iyiydi. Ben gene de kreşe ilaç bırakıp sıkı sıkı tembih ettim. Ateşi çıkarsa beni arayacaklar. Saçlarım bana inat bir hızla uzuyor. Aileden gelen beyaz sorunum da 15 günde bir, aynada karşıma çıkıveriyor. O kadar sıkılıyorum ki kuaföre gidip boyatmaktan. Evde de kendim de yapamıyorum, çünkü saçlarım çok fazla. Belki bugün üşenmezsem giderim. Gerçi bugün yapmayı düşündüğüm pek bir şey yok. Biraz filim izleyip, biraz da kitap okurum diye düşünüyorum. Bir de birleştirmeyi düşündüğüm bir kolye var, onu hallederim heralde.Dün yağan (baba yağdı ama) yağmurun ardından, bugün Ankara güneşli. İnsanların çocuklarıyla dışarıda gezebilecekleri (atkı ve bereleriyle birlikte) kadar güzel bir hava var. Geçenlerde ofiste dışarıya bakarken, güzel bir arabanın camından sarkmış bir sürü uçan balon gördüm. Böyle bir görüntüyü televizyon hariç, hayatımda ilk kez gördüğümü fark ettim. Tabi kurdum ardından, acaba kime götürüyor diye. Çocuğuna olabilirdi, ama çocuklar için daha süslü püslü balonlar var. Karısına olabilidi, ama evli olup da bu jesti yapabilecek bir adam, en azından ben tanımıyorum. En iyi ihtimal sevgilisine götürüyordur, kesin sevgiliyedir diye tesbitte bulundum. Bu arada arabayı kullananın neden erkek olduğunu düşündüğümü ise hiç bilmiyorum, görmedim çünkü. Ama bir kadını elinde bir sürü uçan balonla düşünemedim. Çok mu önyargılıyım ne?...
Not: Bilge fotoğrafta da görüldüğü üzere; elinde çantası, ayağında botları, üstünde montu atkısı, beresi, falanı filanı, babasının elinden tutup arabaya doğru giderken," kocaman "gözüktü gözüme:)

11.11.2009

UNUTTUĞUM ŞEYLER...


Bu kolyeyi dün bitirdim. Takınca daha güzel duruyor. Bu sabah kapalı bir hava var, sanırım yağacak. Kocayla eskiden, Bilge doğmadan çok önce bir merakımız vardı. Büyük bir kitapçıya giderdik, ben kitap alırdım, koca da kaset. O zamanlar cdler bu kadar yaygın değildi. Bayılırdı koca kaset almaya, özelliklede sevdiği müzisyenlerin neyi var neyi yoksa alırdı. Geçen sene arabasını alırken bile cd çalarlı yerine, kasetçalarlı olmasını tercih etti. Tabi bu merakı zamana yenik düştü. Evdeki bir dünya kaset bozuldu, hatta kasetçalarda öyle. İçinden kurtarabildiklerini arabasına koydu, özellikle uzun yolda bir nostalji oluyor bize. Herkesin bir şarkısı vardırya bizim de vardı. Metallica' nın " Nothing else matters" şarkısı. Bayılırdık dinlemeye. Kaset koleksiyonumuzda da birçok albümü vardır. Ben cdsini de almıştım. Dün buldum ve uzun uzun dinledim. Bugün de dinlemeye devam ediyorum. Unutmuşum şarkının güzelliğini, enstürmanların sesini. Başka neleri unutmuşumdur diye şöyle bir düşündüm, sonra vazgeçtim düşünmekten. Hayatımızda gerçekten önemli olan şeyler, biz üzerinde durmasakta bir şekilde karşımıza çıkıyor. Bazen gülümsetiyor bunlar bizi, bazen kederlendiriyor. Bazen de önemini o kadar yitirmiş oluyor ki, hiç bir tepki vermiyorsunuz. Aslında düşününce yaşamda olması gereken de bu. Başka türlü nasıl hayat devam ederki. Ama bu şarkı bizim şarkımız olmasından öte, bence tam anlamıyla müthiş bir yapıt. Ne zaman dinlesem aynı şeyleri hissettiriyor bana. Bilge' de rock dinlemeyi seviyor. Onun müzik zevki ve kültürü için sağlam temeller atmak istiyorum. Sanırım doğru yoldayım da. Tabi ilerde neler olur bilemem. Akşam "Cumhuriyet" filmini izledik. Okulda Atatürk' le ilgili çalışma yapmışlar, keyifle babasına gösterdi. Sabah gene bir "kamyon kepçe " vakasının ucundan döndük. Oyuncağın tekerlekleri kırıktı, galiba ben onu çöpe attım. Her sabah evde ne var, ne yoksa toplayıp "okula götüreceğim" diye tutturuyor. Bir kısmını bıraktırsamda, yinede bir çanta dolusu ve iki eline sığdırdığı her şeyi götürüyor. Tabi akşamda toplayıp getiriyor. Aslında Anıtkabir'e götürmeyi çok istedim, ama çok kalabalık oluyor. Bu yüzden cumartesi günü götürmeyi düşünüyorum. 10 Kasımdan bahsetmeyeceğim, çünkü Atatürk'ün öldüğü gün demek istemiyorum. O hepimizin yüreğinde yerini koruyor ve korumaya devam edecek. Bizden sonra da çocuklarımızın... Bu en büyük mirasımız olacak geleceğe dair, geçmişten getirdiğimiz...

10.11.2009

SABAH HENGAMESİ

Yukarıdaki kolyeyi yeni bitirdim. Çiçeklerin olduğu fotoğrafı dün de koymuşum ama bahsetmeyi atlamışım. Kırmızılar kolye olacak, diğerlerini ise atkı ya da şal tutturmak için broş yapmayı düşünüyorum. Bu sahah "sinir bozucu bir sabah "olarak tarihdeki yerini alsın lütfen. Bilge surat beş karış uyandı. "Ben okula gitmeyeceğim" diye ağladı. Ben etek giydirme bahanesine, geçen seneki çizmelerini çıkartıp ayağına giydirmeyi ekleyince ikna oldu. ( ya da ben öyle düşündüm) Kıyafetlerini giydi. Dün dolabının üzerinde duran, ne hikmetse atmadığım yapma çiçeklerle oynamıştı bütün gece. Onları da okula götürmek istedi, çantasına yerleştirdi. Ardından gene dolabın üzerinde duran katlamalı lupu da aldı(büyüteç) Tabi ne işe yaradığını anlatınca çok hoşuna gitti. Buraya kadar iyiyiz. En son " kamyon kepçemi de götüreceğim" diyince bende ipler koptu. Çantasına sığabilecek kadar oyuncak götürebileceğini anlatmaya çalıştıysam da ikna edemedim. Gittim kapıya ayakkabılarımı giymeye başladım. Koca gelip söylediği oyuncağı aramaya başladı. Buldu ve Bilge hanım "bu çantaya sığmaz, daha küçüğü vardı onu bul" diyince kocada da bir kopma yaşandı. Bana her akşam "terliklerim nerde? " her sabah "telefonum nerde? " işkencesine daldı. Ben " imdat " demeye başladım. Bilge feryat figan "kamyon kepçemi istyoooorrrrummm" diye ağlarken, montunu giydirdim. Bu arada hafif çaplı kustu. "Bak ne yaptın kendine" dediğimde, susmuştu. Koca da telefonunu bulmuştu ve sonunda evden çıktık. Elimi sıkı sıkı tuttu, arabaya binene kadar hiç bırakmadı. Arabada da kucağıma oturdu. Ben saçlarını düzeltip burnunu sildim. Okula götürmek istediklerini akşamdan çantasına koyma sözü verdi. Ağladığı için kustuğunu söyledim. "Bir daha böyle ağlamayım" dedi. Sonra öptü kokladı beni. Babadan özür diledi, onu da öpüp barıştı. Ben kreşin kapısından çıkarken, çok masum bakıyordu. Gene içime oturtmayı başardı. Bu aralar dertler sıkıntılar derken ,çok ilgilenemedik mi acaba diye düşünmeye başladım. Onun ilgisini çekecek yeni birşeyler bulmalıyım. Çocukta haklı evden kreşe, kreşten eve. Grip korkusundan bir yere de çıkartmıyoruz. Akşamları artık karanlık olduğu için parka da uğrayamıyoruz. Çocuk olmak ne zor, çocuk büyütmek daha da zor. Çocuğunuzla ister kaliteli, ister kalitesiz zaman geçirin, önemli olan çocuğunuzun sürekli bir şeyler öğrendiği gerçeğidir. Sizin öğretmeye çalıştıklarınızın yanı sıra bir de siz fark etmeden sizden ya da etraftan öğrendikleri var. Bu öğrenme süreci öyle çabuk, öyle sınırsız, öyle ayrıntılı ki... Bazen söylediği bir söz ya da bir yorum karşısında şok olabiliyorsunuz. Bu yüzden ben bugün
çocuğumun çok çabukve çok şey öğrendiğini fark ettim. Bu aslında korkutucu belki, ama ayak uydurmamız gereken (anne baba olarak) bir gerçek. Bu aralar insan beyni üzerine kitaplar okuyorum. Özellikle bilimsel yayınlar, ağır bir dili yoksa ilgimi çekiyor. Sanki bir yere ulaşmak için haritalar gibi. Yol üzerindeki yerleri, yolları size kesinliği kanıtlanmış ya da kanıtlanmak üzere olan bir dille anlatıyorlar. Yeni başladığım "Kralın yeni usu-Fiziğin gizemi" adlı kitap da benim için bu katagoride. "Bilimin bugüne kadar gerçekleştirdikleri dramatiktir. Doğayı yorumlamadaki olağanüstü gücümüzün neleri elde etmemize yardımcı olduğunu görmek için, etrafımıza bakmamız yeterli..." böyle başlıyor kitap. Bu sabah güneşli bir Ankara sabahı var yine. Yine Bozkır beni şaşırtıyor, gözüm takvimde Kasım ayına baktıkça gülümsüyorum...

9.11.2009

KALABALIK HAFTA SONU


Hafta sonu havanın güzelliğinden faydalanıp Bilge' yi dışarı çıkartırız diye düşünürken, kocanın burda yaşayan akrabaları bize gelmek için aradılar. Pazar sabahı erkenden kalkıp bir sürü şey hazırladım. Gelecek insanların kaç kişi olduklarını, ne severler ne sevmezler bilmediğim için fazlaca ve çeşitli şeyler hazırlamak durumunda kaldım. Öğlen her şey bittiğinde yorgunluktan ölüyordum. Bir de Antalya' da ki akrabalar gibiyse, tamam kötü bir gün olacak diye düşünüyordum. Gelen insanlar beni çok şaşırttılar. Güzel bir gün geçirdik. Hazırladıklarım beğenilerek yenildi. Hoş sohbet derken akşam oldu. Bu işten en çok Bilge keyif aldı. Çocuklarla oynadı. Bayılır zaten kalabalıkta olmaya. Bütün gün hopladı zıpladı, derken öğle uykusunu uyumadı. Akşam 7 de uyuya kaldı. Gece 3 gibi uyandı, beni yanına çağırdı sonra da geri odama yolladı. Benim uykum darma duman oldu. O yüzden bugün pek iyi görünmüyorum. Yukarıda ki turuncu kazak Bilge' ye yeni ördüğüm kazaklardan ikincisi. Bilge bunu çok seviyor. Kurdelasını beraber yaptık. Beresi de yeni ördüğüm ama bir türlü fotoğraflayamadığım atkısı da olan takımı.
Daha önceden görüp aldığım bu cam fanusu da polimer kilden desenlerle süsledim. Boncuk yapıştırdım. Önce mumluk olarak düşünmüştüm ama sonra uygun renkte yapraklar koydum. Güzel bir dekorasyon malzemesi olarak evde yerini aldı. Bu arada yeni ev alan bir arkadaşım görmüştü o da çok beğendi. Bugün ona iki tane yapacağım. Çam sakızı çoban armağanı diyerekten.Ticaretten nefret ettiğimi fark ettim. Bu garip piyasada iş yapmaya çalışmak o kadar sıkıntı verici ki. Issız bir ada da yaşama isteğim depreşiyor...

6.11.2009

BİRAZ ONDAN BİRAZ BUNDAN

Bu hafta çok bir şey yapamadan geçti. İnsanın morali bozuk olunca, üretkenliği de baltalanıyor. Aslında kum boncuktan bir sürü çiçek yaptım ama bir tek yukarıdakini birleştirdim. Kızıma atkı ve bere de ördüm, ama gene fotoğrafını çekmeyi unuttum. Yukarıda görülen saç bandı gibi olan şey dün akşam yapıldı. Gülü ve ponponuyla çok şirin oldu. Atkı da yapacağım. Şimdilik evdekilerden taktık. Saçlarımızı yukarıdan toplayınca kulaklarımız üşümesin diye böyle bir şeye
çok ama çoook ihtiyacımız vardı:) Dünkü yoğunluk bugün de devam ediyor. Koca Şereflikoçhisar yolunda. Telefonlarımızı değiştirdik. Herkes cepten aradığı için program yapamamaktan şikayetçiydi. Ben de böyle bir çözüm buldum. Ama şu yazıya başladığımdan beri en az 10 telefona cevap verdim. Adamın bunaldığı kadar varmış. Nerde kalmıştım, üretkenlikten bahsediyordum. Sabah yatak odasında çoraplarımı giyerken "etejer albümümüz" de ki fotoğraflara takıldı gözüm. Zaman ne çabuk geçiyor. Bilgenin bebeklikten kız çocukluğuna geçişini, yakınlarımızın ve bizim yanımızda dururken, suratlarımıza nasıl bir neşe ifadesi taktığını fark ettim. " İyiki yapmışım " diye aklımdan geçirdim. Sonra dişlerimi fırçalarken aklıma komik bir şey geldi. "Teşhircilik" diyince benim aklıma sağını solunu açıp rahatsız bir şekilde gezen, sonrada çekiştirip duran insanlarla, vücudunu belli bir amaç için kullanan insanlar gelir. Asla tutucu bir insan değilim. Kocam da asla kılığıma kıyafetime karışmaz. Bazen bir kadına mini bir eteğin çok yakıştığını görüp, ne güzel taşıdığını da vurguluyorum. Ama bu daha önce bahsettiğim iki duruma da girmeyen, keyif için giyinen ve bunu baktığınız da anladığınız insanlar için geçerli. Bana ne milletin üstünden başından değil mi? Bence de banane, benim asıl aklıma gelen bu beden teşhirciliği yerine, beyin teşhiri yapsa insanlar düşüncesiydi. Fikirleri olsa gösterecek (abartarak şöyle) Bunu ne kadar daha açar, ne kadar daha çok insana gösterebilirim diye uğraşsalar. Dolaşsalar mesela kitapçı, kitapçı. Okusalar, izleseler, dinleseler, sonra da teşhir etseler.( fantazinin de böylesi) Bunlar geldi sabah sabah akıl diyarıma. Yok ben bu telefonlardan toplayamayacağım bu yazıyı. Bu da böyle olsun napalım :)

5.11.2009

BU NEDİR ACABA?

Bilge'yi kreşe bırakırken gördüm. "Bu da ne böyle" diye düşünürken aklıma ilk gelen köpek kakası oldu. Ama nasıl böyle şekilli yapmış diye de düşünmedim değil :) Öbür gün kocaya gösterdim. O da engin bilgi dağarcığını aralayıp "mantar bu, eskiden burda ağaç varmış, bak kesmişler. Nemli havada çıkar bunlar "dedi. Benim aklıma geleneyse, nerdeyse karnı ağrıyana kadar güldü. Gündelik yaşamda daha önce hiç görmediğim bir şeyi görebileceğimi fark etmek beni oldukça şaşırttı. Tabi bir de doğa ana. Kimbilir neler neler var içinde; görmediğimiz, duymadığımız ve bilmediğimiz. Hergün bir şekilde zarar verdiğimiz doğa, bizlere rağmen ayakta kalmaya çalışıyor. Bizlerse "berekettir "dediğimiz yağmurdan korkar olduk, sele karışıp gelirken üzerimize. İhmalkarlık köprüleri kurarken derelerin üzerine, yitirdiğimiz canların suçunu yağmura, sele attık. "Derenin intikamı " diyen güya devlet büyüklerimize, bu sözleri bu kadar şuursuzca söyleme yolunu da açanlar, gene insanlar. Kapısına biraz erzak, kömür bırakınca herşeyi unutup, yolları açan insanlar. Cahillik ne kötü birşey ama cahilliğin böylesi daha kötü bir şey. Bazen kızıyorum "bu millete hak bunlar" diye. Ama böyle şeyler hak olmaz ki. Çocuğunu sele vermek, canını, evini, işini, aşını... Nasıl hak diyebilirim?...
Bu gün güneşli bir sabaha uyandık. Beklediğim ışık henüz yanmasa da, kocayla akşam uzun uzun konuşup, umudumuzla bir mum ışığı yaktık. İçimiz ısındı. "Allah çözemeyeceğimiz dert vermesin, özelliklede sağlık derdi" dedik. Bugün koşturmacalı birgün. Bir sürü iş var yetişmesi gereken. İş demek, kazanç demek , mum ışığımızı kuvvetlendirmek demek. Ben elimde Ankara haritası kocaya yol çizmeye çalışıyorum. İşlerini nasıl çabuk ve en kısa yoldan haleder diye. Ankrada' ki birçok Liseye montaj yapacak. Keşke ben de onunla gidebilseydim. Bir sürü yer görecek. Bilge'yle sabah bozuk ayrıldık. "Elbise giyeceğim" diye tutturdu. Ben "hayır olmaz hava soğuk" diye tutturdum. Tartışmaya yataktan fırlayan koca son noktayı koydu. Dışarıda ilkokullu kız bebeblerinin üzerlerine büyük gelen formalarını görünce"onlar etek giymiiiiiş" dese de, surat asarak kreşe gitti. Bende bir daha kapıdan çıkarken etrafta formalı çocuk olup olmadığına bakmaya karar verdim :)

4.11.2009

KAZAK 1

Bu kolları kısa gelen kazağımız, ama uzatacağım kollarını. Çok yakıştı çünkü. Diğerlerini de fotoğraflayınca koymayı planlıyorum. Can sıkıcı bir gün. Günün ilk saatlerine böyle diyerek başlamak yanlış ama hissettiğim, tam anlamıyla bu. Bu aralar geçmişten gelen, maddi sıkıntıların nüksettiği sıkıntılar var. Koca canımı sıkmamamı söylese de, sıkılyorum işte. Bir de sağlığımla ilgili son bir haftadır endişelerim vardı. Allahtan gereksiz olduğunu anlamış bulunmaktayım. Bilge' nin burnu hala tıkalı, ilaç vermeye başladık. Ateşi ya da öksürüğü yok. Burun akıntısı zaten yok. Ama burnu tıkalı ve sesi farklı çıkıyor. Onun dışında keyfi yerinde. Ben de böyle zamanlarda, yanan ışığı bekliyorum. Umarım çabuk yanar. Dışarda yağmur yağıyor.Hava baya soğuk. Bugüne dair aklımdan hiç birşey geçmiyor. Farkında olmakla ilgili de... Neyse biraz silkeleneyim...

3.11.2009

BEN YAPTIM...

Çok sevdim ben bunları. Bir türlü karar veremedim . Önce başka renge boyadım, beğenmedim başka bir renge daha. Sonra çatlatma verniği sürdüm, çatlamadı:) Boncuk yapıştırdım, eksik gözüktü... Polimer kilden çiçekler yaptım ve fırınladım.Ardından vernikleyince çok güzel oldular. Saatler alındığından beri, günümü iyi kullanamıyorum.Tam ayarlayamadım daha kendimi, ofisin aydınlatması iyi değil. Koca bana masa lambası alacak. Çok çabuk akşam oluyor, bir de hava kapalıysa bildiğin karanlık. Bilge dün çok keyifliydi. Akşam babası aldı kreşten. Hemen başladı şikayet etmeye "şu saçımı çekti, bu çimdikledi, ama çok eğlendim"diye anlatmaya. Hafiften burnu tıkalı gibi. Koca deli oluyor, "bu kadar özen gösteriyoruz, neden hastalanıyor" diye. Hemen ilaçlara sarılıyor. Ben frenliyorum çocuktur bu böyle gelişecek direnç sistemi diye.Ama o da haklı televizyonlar domuz gribi diye avaz avaz bağırırken endişelenmek dışında, suya sabuna daha çok sarılıp,çocuğumuza vitamin desteği veriyoruz. Kalabalık yerlere gitmiyoruz, zaten kimselerle pek görüşmüyoruz. Geriye bir tek kreş kalıyor. Sahiplerinin olsun, çalışanların olsun özen gösterdiklerini biliyorum. Akşam öyle güzeldi ki. Geçen hafta boyunca boşaltamadığı enerjisinin hepsini, kreşte boşaltmış gibi 9:30 civarı kucağıma yattı. Sonra odasına götürdüm. "Sen de yat Bilge' nin odasında" diye sarıldı, öptü, kokladı derken uyuya kaldı. Ben de uzun uzun seyrettim onu. Sonra dua ettim, şükür dedim yaradana."Kimseleri bu sevgiden mahrum bırakma" dedim. Gece atkısını da bitirdim. Beresinin yaprakları kaldı, onu da bu akşam yaparım. Dün biraz da kum boncuktan çiçekler yaptum. Yap boz gibi . Parça parça yapıp, sonra tamamlıyorum. Daha verimli bir çalışma şekli oluyor.Bu aralar çok okuyorum ve bu beni çok mutlu ediyor. Dün hava birden soğudu. Elimden sıcak bir şeyleri hiç bırakmadım. Tam şiir okuma havasıydı, ben de okudum bol bol. Aziz Nesin' i çok severim. Hiç unutmam öldüğü günü. Üniversitedeydim, oturup hüngür hüngür ağlamıştım. Leman Dergisi' nde bir fotoğrafı vardı, arkası dönük ağaçların arasından giderken. Odamın duvarına asmıştım, o sayfayı. Kesin kitaplarımın arasındadır o resim. Sel felaketinde Vakfın çok zarara uğradığını sitelerinden öğrenmiş ve "keşke çok param olsaydı" diye geçirmiştim içimden. Bu lafı çok da fazla düşünmediğimi fark ettim, yani bir dilek olarak aklımdan geçirdiğim bir şey değil. Azizi Nesin' in çok sevdiğim bir şiirini yazıyorum aşağıya. Okudukça keyif aldığım, hayranlığımın kat kat olduğu bir şiir... Umarım kızım da şiir okumayı sever diye diliyorum...


ARKADAŞIM BADEM AĞACI

Sen ağaçların aptalı
Ben insanların
Seni kandırır havalar
Beni sevdalar
Bir ılıman hava esmeye görsün
Düşünmeden gelecek kara kış
Açarsın çiçeklerini.
Bense hayra yorarım gördüğüm düşü
Bir güler yüz, bir tatlı söz
Açarım yüreğimi hemen.
Yemişe durmadan çarpar seni karayel
Beni kara sevda
Hem de bilerek kandırıldığımızı
Kaçıncı kez bağlanmışız bir olmaza
Koş desinler bize şaşkın
Sonu gelmese de hiç bir aşkın
Açalım yine çiçeklerimizi
Senden yanayım arkadaşım
Havanı bulunca aç çiçeklerini
Nasıl açıyorsam yüreğimi
Belki bu kez kış olmaz
Bakarsın sevdan düş olmaz
Nasıl vermişsem kendimi son sevdama
Vur kendini sen de bu güzel havaya.
AZİZ NESİN