31.12.2013

Mutlu Yıllar

Yılın son günü... sonların başlangıçlara açılmasını bilmek güzel. İyisiyle kötüsüyle kocaman bir yılı arkamızda bırakıyoruz. Her sene dilek defterime ard arda sıralardım dileklerimi. Bu zamanlarda da açıp, gerçekleşenlerin üzerini çizer, yenilerini yazardım. Bu yıl bunu yapmıyorum. Her şeyi oluruna bıraktım. İstediklerim hep aynı, önce sağlık diliyorum, sonrasında barış ve huzur. Bir miktarda milletimize akıl verirse rabbim, daha ne isteyeyim değil mi:)) Keyifli bir yılbaşı akşamı olsun hepimiz için...

30.12.2013

Yılbaşı Gösterisi

 Cuma gecesi ilk kez sabaha kadar deliksiz uydum. Allahım nasıl güzel bir şeymiş sabaha kadar uyumak. Cumartesi kursa gittik. Hazırlıklar başladı. Önce topuzlar yapıldı.
 İlk kostümler giyildi ve gösteri başladı.
 Üç ayrı koreografi yaptılar.
 Şarkılar söyledik
 Bilge ve üç arkadaşı ayrı ayrı keman çaldılar. Ardından sertifikalarını aldılar.
 En eğlenceli son danslarına geldi sıra.
 Çok eğlendiler, çok keyifliydi.
Öğretmenleri Marina çok emek harcadı, sonunda onunda yüzü gülüyordu.
Gösteri bitince, çocukları ve misafirleri gönderdik evlere. Okuma grubuyla "Yeraltından Notltar" ı konuştuk. Çok yorulmuşum, pazar öğlene doğru kalktık. Bilge ingilizce kursuna, ben tezhibe gittim. Çıkışta bindiğimiz taksinin bağajında eşyalarımızı unutmuşuz. Yusuf yusuf dolanırken, taksici geri geldi. Eşyaları getirdi. "Boş geldim "deyip bir taksi parası daha aldı. Küfrederek eve gittim. Akşam yine erkenden yattım, bugün çok daha iyiyim, arada takırdıyorum ama buna da şükür.Keyifli bir haftamız olsun...

27.12.2013

Turnuva:))

 İki hafta önce başımın etini yiyerek kurstaki "bowling turnuvası" na kaydoldu. Biraz daha iyiyim ama hâlâ çok hastayım. Üstelik evde misafir var. Koca' da şehir dışına çıkınca tam oldu.
 Bilge bana "aslan gibisin, bugün çok iyisin " gazlarını verdi. Sürünerek evdekilere yemek yaptım, sofrayı ser ardından kaldır, yerleştir faslından sonra, uzun zamandır gitmediğim Avm' de soluğu aldık.

Her ne kadar kafam kazan gibi olsa da Bilge o kadar mutlu oldu ki, anlatamam.


Üstelik içinden bowling canavarı çıktı.Çok başarılı atışlar yaptı. Bundan sonraki pazarlık konularımıza "bowlinge gelme" yi ekleme kararı aldık. Akşam eve döndük. Misafirlerimiz bu sabah gittiler. Ama hafta sonu geldi. Yarın yeni yıl partisi var, pazar günü yine bir şeyler var ve ben bir dinlenemedim:(( Neyse yatıp kalmamak daha iyi sanırım. Koca iki günde toparlanmıştı, ben niye iyileşemedim anlayamıyorum.. Güzel bir hafta sonumuz olsun, hastalıklardan, mikroplardan uzak...

25.12.2013

Hastayım

Koca ah mı etti ne?Çok fena hasta oldum. Dün öğleden sonra yatak döşek yattım. Bu sabah biraz daha iyiydim ama, saatler geçtikçe daha kötü hissediyorum. Bütün kaslarım ağrıyor, öksürüyorum ve başım kazan kıvamında. Umarım Bilge' ye bulaştırmam. Bolca ıhlamur, çorba ve kitap takviyesiyle yıkıldım ama savaşıyorum. Ay birde misafirim var, allah acısın bana:(

23.12.2013

Hafta Sonu

Hafta sonu hava çok soğuktu, gerçi hala çok soğuk. Bilge'yle "kar yağsın" diye çok bekledik ama yağmadı. Cuma akşamı evde büyük temizlik yaptım.Cumartesi sabah gene her yer her yerdeydi. Koca grip olmuş, aman kıyamet koptu evde. Dünya batmış, altında kalmış. Ihlamur, çorba, ıhlamur, yine ıhlamur yanında bir sürü sızlanma eşliğinde.Öğleden sonra kurs için hazırlanırken "gitmeseniz olmaz mı" sözlerine kulaklarımızı tıkayıp, tüm ihtiyaçlarını  sehpaya sıralayıp evden kaçtık. Kursa kendimizi atana kadar donduk. Ben çizim yaptım. Bilge önce kemana, sonra baleye girdi. Balede yılbaşı için iki gösteri hazırlıyorlar. Kadın canlarını okudu. İki haftadır pazarları da ek derse gidiyorlar. Pazar günü tezhip çalıştık, çok zevkliydi. Dört saate yakın çalıştım. Hatunların çenesinden kurtulup, güzel bir desen çıkarttım. Bu işi çok sevdim.
Koca bugün daha iyi. En azından sızlanmıyor:)) Bilge'yi yataktan kazıyarak okula yetiştirdim. Bugün babaanne ve büyükbaba geliyor. Ofiste işleri toparlayıp hemen eve gitmeliyim. Güzel bir haftamız olsun...

19.12.2013

"Kapalı Çarşı Cinayeti"

Sıra anca geldi bu kitabı yazmaya. Esra Türkekul ' dan " Kapalı Çarşı Cinayeti". Yazarın ilk kitabı, ikincisi yoldaymış, sabırsızlıkla bekliyorum. Yazarın  kahramanı Berna nasıl tanıdık, nasıl bildik. Kitap 256 sayfa, bir gecede bitti. Üstelik fonda kahkahalarımla. Bizimkiler gelip gidip meraklı gözlerle bana baktılar. Kitabı onlara okumam için ısrar ettiler. "kendiniz okuyun" dedim hınzırca:)) Yüzü düşmüş kimi görsem, hemen bu kitabı tavsiye ediyorum.
"Bütün zamanların en mükemmel polisiye roman incelemesi olan Hoş Cinayet' in yazarı Ernest Mandel, kadınların en başarılı olduğu edebi türün polisiye roman olduğunu söyler. Esra Türkekul' un Kapalı Çarşı Cinayeti bu savı kanıtlayan iyi bir örnek...
Yazarımızın dedektifi de bir kadın. On dört yıl süren bir evlilikten sonra boşanmış; üstelik bir de babası ölünce kendini yeme içmeye vermiş 80 kiloyu geçmiş, ancak ilaçlarla dengesini sürdürebilen, çok sık çişi gelen, "karanın da karası" bir kadın. Ama mizah duygusunu yine de yitirmemiş; hem kendisiyle hem çevresindekilerle tatlı tatlı dalgasını geçebiliyor..." (arka kapaktan)
Kitapla ilgili bu kadar ip ucu veriyorum ve ısrarla hemen alıp bol kahkahalı bir okuma tecrübesi yaşayın diyorum....

17.12.2013

Nar

                                                                 (fotoğraf netten alıntıdır)

Annemin anlattığı bir anım var. Ben çok küçükmüşüm, annem bir gün uyanmış babamla üzerimizdeki beyaz atletlere suyunu akıta akıta nar yiyormuşuz. Bu anıyı hatırlamayacak kadar küçükmüşüm ama gözümde hep canlanır o an. Tabi annem çıldırmış, kızıp durmuştur,nar lekesi çıkmıyor babında,  o kısmını hatırlamıyorum, görselimde de yok zaten:)) Küçüktüm ya her duyduğuma inanıyordum. "Narı hiç dökmeden yersen cennete gidersin" sözünü takıntı haline getirip, dökmeden nar yeme girişimlerinde çokça bulunmuştum. Hatta abartıp iki narı dökmeden yersem, cennet kontenjanından babamı da yanımda götürürüm diye, habire nar yediğim zamanları hiç unutmuyorum. Bu hayalimin bünyeme bolca vitamin yüklemesi en büyük kazanımımdı herhalde. "Cennete gitme hayali" nerede kaldı hatırlamıyorum. Şimdilerde bizim çekirdek ailede soymaya üşenilen bir meyve olduğu için, benim soyup tabaklarda yanında kaşıkla zorla bizimkilere yedirmeye çalıştığım düşünülürse, nar yemenin keyfini bir ben çıkartmışım zamanında...                                                                                                                                                                  

16.12.2013

Hafta Sonu

 Cumartesi ve pazar kurslarla dolu olduğu için okul açıldığından beri Bilge'yle cuma öğleden sonralarını kendimize ayırıyoruz. Okul çıkışı Bilge' yi alıyorum "Nereye gidelim?" sorusuna genelde "Beğendik, Beğendik" cevabını hoplaya zıplaya veriyor. Benim de işime geliyor, yakın zaten. Bilge' nin bu isteğinin en büyük sebebi bu aralar kafaya taktığı benim "çirkin kızlar" dediğim "Monster High Bebekleri". Fotoğrafını bile koymak istemedim o kadar çirkinler. Neyse çok istiyor diye bir bebeğini aldım. Geçenlerde de dvd' sini aldım. Sonra saçma sapan bir günlüğünü aldım. Elli kere falan filmi izledi, bir elli daha izler herhalde:((  Günlüğü kaldırdı bir kenara attı. Bebek ortalarda dolaşıyor artık. Kursta kızlar arasında takıntı. Birisi diyor beş tane var, Birisi diyor üç tane. En son ( bu kızlar on üç tane bu arada) "bende on üçü de var "diyen bebenin annesine "yuh" dedim. Kızcağız da" parasız kalınca netten yarı fiyatına satma sözü aldım benim kızdan "dedi. Ne diyeyim. Bizimki bunların tabutlu mabutlu bir oyuncağı varmış. İlla  "tabut isterim, tabut isterim" diye dolanıyor ortalıkta. Tabi doğal olarak "asla" dedim. Düşündü taşındı teyze anne yarısıdır, üstelik anne demeden kız kardeşin adını söylemişti. Ben de bir miktar yönlendirmiş olabilirim, çok emin değilim:)) Teyzesinden söz aldı, alıp yollayacak. Bundan yırtmış olmanın mutluluğu içerisindeyim.
Bilge'yi pazar günü ingilizce kursuna bırakınca tekrar eve git gel zor oluyordu. Bende atölyede tezhib derslerine başladım. Dün ilk kez boyama yaptık. Benim boyalar kötü çıktı, toplanıp durdular. Tabi fırça kullanmayı da çok bilmiyorum. Ama "ilk işin günahı olmaz" hesabı yaptım yukarıdaki motifi. Daha kontüleri (adı başka bir şeydi ama unuttum) geçecek ama ne yapalım, böyle de görgüsüzüm.
Buralar acayip soğuk, sanırım hava kar topluyor. Yağsın diyorum, ayazı kırar en azından. Biraz önce postacı yılbaşı kartı getirdi. Böbrek Vakfı' ndan geliyor. Bir ara kermesleri için kolyeler yollamıştım. Yönetim Kurulu Başkanları Ümit Hanım beni arayıp teşekkür etmişti.O günden beri her özel günde kartları gelir. Postacı "Böbreğini mi bağışladın, niye sana kart yollayıp duruyorlar" dedi. Şaştım kaldım:))
Bu arada hâlâ yıl sonu işleriyle cebelleşiyorum. Son ana bırakmayacağım artık. Her normal insan gibi, zamanında yapacağım işlerimi bla bla bla diyorum ama kendimi de biliyorum. Neyse güzel bir haftamız olsun...

13.12.2013

Okudum

Aslında okuyalı çok oldu, buraya yazmakta geç kaldım. Utanarak yazıyorum ilk kez Tahsin Yücel okudum. Gerçekten geç kaldığımı düşündüm. "Peygamberin Son Beş Günü" çok etkileyici bir kitaptı. Etrafımda gerçekten edebiyat sever arkadaşlara" Tahsin Yücel okuyorum" dediğimde, neden gözlerinin içinin parladığını anladım.
"Peygamberin Son Beş Günü, sürekli bir bölünmenin öyküsü. Devrimci ozan Rahmi Sönmez, takma adıyla Peygamber, bir kış akşamı Taksim Meydanı' nda arkasından kimsenin gelmediğini bile bile, en önden gidiyormuş gibi bir duygu içinde yürür. Bu yürüyüş bir bakıma onun bütün yaşamını özetler. Hep en önde olduğunu, hep ileriye doğru gittiğini sanırken yaşamın dışına sürüklenir, gerisinde kalır. Hep çevresindekilerle kaynaşmak istemiş ama onlar kendisini şu ya da bu biçimde yarı yolda bırakmışlardır. Gerçek devrimci ozanlara arasına katılmasını sağlayacak "tabutluklar" hayal edip durmuş ama evinde bir tür tutukluluk yaşamı sürdürmüştür. Bir yarı bilinç içinde geçen son beş gününde ise hayallerini gerçekleştirdiğini sanır ama yalnızca yıkılışını yaşar..." (arka kapaktan)

Benim gibi okumadıysanız geç kalmayın, pişman olursunuz...

11.12.2013

Bu yılın en'leri

Genel olarak bu yılı hiç sevmedim, ama yinede" buna da şükür, allah aratmasın" diyorum. Bu yıl yetmişin üzerinde kitap okudum, kendimi kutluyorum. Elimden geldiğince çok film izlemeye çalıştım, bunlar arasında çok güzeller de vardı, kötülerde. Yine elimden geldiğince resim ve fotoğraf sergisi görmeye çalıştım.Çok fazla tiyatro ve konsere gidemedim. Bu sene telafi edeceğim inşallah.
Şöyle bir envanter çıkarttığımda;

*En beğendiğim ve etkilendiğim yazar; Ayla Kutlu oldu.
*Bu yılın sonunda okuduğum ve çok sevdiğim kitap; Esra Türkekul' dan "Kapalı Çarşı Cinayeti"oldu.
*En sevdiğim film; Magda Szabo' nun kitabından uyarlanan "Kapı" filmiydi.
*En altüst olduğum film; "Eve Dönüş Sarıkamış 1915" ti
*En etkileyici tiyatro; Ankara Simurg Tiyatrocularından izlediğim "Hayyam" oyunuydu. Günlerce Hayyam' ın rubailerinin etkisinde kaldım.
* En beğendiğim resim sergileri; ÇS.M' deki "Kırmızı İnsiyatif Sergisi"ydi.
* İlk kez bu sene görüp beğendiğim şehir; Sinop oldu.
*Kitaplığımda mevcut kitap sayısı 600' ü geçti. Bu onuda ödünç kitap vermeme kararımın etkili olduğunu düşünüyorum, seneye 1000' e yaklaşma hedefindeyim.
* Bu yıl yine güzel dostluklar, güzel paylaşımlar yaşadım. Paylaşmanın güzelliği bambaşka.
Aklıma ilk gelenler bunlar.
Böyle alt alta yazınca 2013' e haksızlık yaptığımı düşünüyorum, daha ne olsun değil mi:))

9.12.2013

Hafta Sonu

Cumartesi öğleden sonra Kızılay' a indik, yılbaşı alışverişinin bir kısmını yapıp kursa gittik. Akşam üzeri kurs çıkışı Bilge' nin arkadaşı Öykü "anne hani kar yağacaktı yaaa" dedi, biz gülerken kar yağışı başladı:)) Trafik oldu terelelli, eve kendimizi zor attık. Akşam kar yağışı durunca, mahallenin varlığından habersiz olduğum bir sürü çocuğu, ellerinde çöp poşetleri, arka taraftaki dik yokuştan çığlık ata ata kaydılar. Bir ara "bizde insek mi" diye geçirdik aklımızdan, ama Bilge' nin daha geçen hafta ateşlendiğini düşününce hemen kovaladım bu fikri aklımdan. Pazar sabahı "belki çok kar yağmıştır, kursa gitmeyiz" diye bir umutla uyandım ama yolların açık olduğunu görünce hayalim suya düştü:(( Bilge' yi kursa bıraktım, bu arada bende tezhip kursuna başladım. Ama hocam gelememişti, arkadaşlarla kakara kikiri yaptım.akşam üzeri  Koca "yemek yapıyorum "deyince taksiye atlayıp eve geldik. Allahım ne güzel bir şeymiş eve gelince hazır bir yemek masası bulmak. Koca'ya şükranlarımız sunup, tıka basa yedik. Bilge'yle kalan ödevlerini kavga dövüş bitirip, film izledik. Alev Alatlı' nın Or' da Kimse Var Mı? serisinin üçüncü kitabı"Valla Kurda Yedirdin Beni" ye başladım.Akşam ilk yüz sayfayı devirdim. Sabah sürüne sürüne kalktım. Bizimkileri kaldırmak çile oldu.Lahana kıvamında giyinip okul yoluna koyulduk. Ana yollar açık ama her zamanki gibi ara yollar rezalet. Oradan buradan dolana dolana ofise geldik. Gerfield gibi oldum "Pazartesileri sevmiyorum". Buralarda daha yılbaşı coşkusu başlamadı. Vitrinler falan kös kös duruyor, malum sebeplerden belkide hiç başlamaz diye korkuyorum. Yılbaşı ağacı bile bulamadım, bugüne söz aldım bir yerden "gelecek" dediler. Keyifli bir hafta olsun diyerek kaçıyorum...

6.12.2013

Haftayı bitirirken

Bu hafta çok çabuk bitti. Aralık ayı hep böyle çarçabuk geçer. Hep yoğunluk, hep bir koşturmaca. Bir taraftan yeni yıl coşkusu, bir taraftan tüm yılın envanterini çıkartmak.Neyse okuduğum iki güzel kitaptan bahsedeyim. İlki Doğan Yarıcı' dan "Her Aşk Gibi Yarım".Yazarın okuduğum ilk kitabı. YKY' de kitap kapağına vurulup aldım. Kitap çok ilginç, okurken eski bir Türk filmini izliyorsunuz. Anlatıcı Sadri Alışık, başlıca rollerde; Nüvit Özdoğru, Küçük Ali, Hüsyin Baradan, Salih Tozan, Gürdal Tosun, Necdet Tosun, Aliye Rona, Fatoş Sezer ve daha birçokları...
"Güneş açılıp gölgeler çekildiğinde gölgelerin birleşerek konuştuğu bir semte, Beykoz' a bir güzelleme."
"Niye şaşıyordu ki buna? Neden şimdi yadırgıyordu? Ömrü böyle geçmemiş miydi? Kendini bildi bileli korkular aynı. Aynı şeyleri dinleyerek büyümüş, yaşamış, hep durmuştu. daha önce böyle bir şeye ağlayıp ağlamadığını düşündü. İlkinde de ağlamış mıydı, dünyanın gördüğü ilk savaşta? Bazı ilkleri neden anımsamıyordu insan? İkinci yüzünden mi? Gökyüzünü gördüğü ilk günü örneğin? Bulutların kayışını. Güneşin batışını ilk ne zaman izlediğini?Kendi başına ilk çorbayı içtiği sabahı. Elinin kesildiği ilk öğleden sonrayı. İlk ağlayışını. Önce sağ, çok geçmeden sol gözünün yavaş yavaş perdelenişini, kapanışını, karanlığa gömülüşünü..." (arka kapaktan)

İkinci kitap Yalçın Tosun' dan "Dokunma Dersleri".Yalçın Tosun' un üçüncü öykü kitabı. Diğerleri gibi elime aldığımda 120-130 sayfayı geçmeyen , okuduğum her öyküde ağırlaşan, yüreğime  oturan, son kitabı. Bambaşka bir yazar, bambaşka bir dili var.
"Tutku, keder, utanç, pişmanlık, nefret, dostluk ve dile gelmeyen sevgiden mürekkep öykülerde Yalçın Tosun kalemini bir sihirbaz değneği gibi kullanıyor. Kaşla göz arasında rengârenk duyguları ortaya döküverdiğinde adeta neye uğradığımızı şaşırıyoruz...Dönüp tekrar tekrar okuma isteği uyanınca da bir sonraki öyküye hemen geçilemiyor..." (arka kapaktan)

Bol okumalı, ve keyifli bir hafta sonu diliyorum...






5.12.2013

İyilik üzerine..


Dün Öğleden sonra Bilge'yi okuldan almaya gittim. Sınıfta çocukların ellerinde kocaman poşetler vardı. Sınıf on sekiz kişi olunca poşetler baya kalabalık duruyordu. Anladığım kadarıyla ihtiyacı olan çocuklara ayakkabı, çanta ve mont dağıtmışlar. Bunu da çocukların gözüne soka soka yapmışlar. Bizim kız da niye kendisine verilmedi diye çok bozulmuş. Eve gidene kadar suratını sallandırdı. Evde iyice abartıp "bu okuldan nefret ediyorum" diye bastı ağıdı. Anlattım, anlattım ama anlatamadığımı, küçücük kafasına "ihtiyacı olmak" kavramını sokamadığımı çaresizce fark ettim. Bunu anlayacak yaşta değil. Özellikle bu sene artık canıma tak etti. Herkeste yaptığı iyiliği bağıra bağıra ve göstere göstere tamamen kendi egolarını şişirmeye yönelik çabalar görüyorum. "Sağ elin verdiğini, sol elin bilmeyecek" sözü nereye gitti bilemiyorum. Bir de bunu muhasebeye döküyorlar. Ciddi ciddi iyilik envanteri tutuyorlar ve bekliyorlar iyiliklerinin karşılığını.Geçenlerde bir büyüğüm "aman sağlığınızın sadakasını verin" diyordu, bu bile çıkarcı geldi. 
Benim kitabımda bunun tek adı var samimiyetsizlik, başkada bir şey değil...

4.12.2013

Olsunlar...

 Killerimi elime almayalı epey olmuş. Taş gibi karşıladılar beni. 
 Yoğun çabalarım sonucu makarna makinesinden geçecek kıvama geldiler
Ortaya yine benim bildik güller çıktı:)) Olsun seviyorum ben onları. 
Hava buz gibi, kış iyice geldi. Vaktidir zaten, olsun sonrasında bahar var
Ortalık can sıkıcı, gün geçmiyor ki saçma sapan, akıllara zarar bir şey duymayalım, olsun umut var...

2.12.2013

Kısa bir aranın ardından

 Bu seneye kadar okullar alakasız bir sebepten tatil olunca, çok kızardım. Perşembe ve cuma günü sınavlar dolayısıyla tatil olunca, itiraf edeyim çok sevindim. İki gün çok az dışarıya çıktık Bilge'yle evde keyif yaptık diyebilirim. Bolca mutfakta vakit geçirdim. Bu menekşeleri yeni aldım, evi sevdiler biz de onları çok sevdik. Diğer çiçeklerim kıskanmasın diye, toprak ilaveleri, yaprak bakımları, bir kaç yapraktan üretim girişimlerinde bulundum:))
 Bilge Feridun Oral hayranı, son YKY ziyaretimizde onun resimlediği, Yalvaç Ural' ın yazdığı "Küçük Ayı ile Ahlat Ağacı" kitabını almıştık. Resimler o kadar güzel ki elimizden düşmedi bu kitap:))
 Elim boş durmadı, ufaktan bir runner dikme işine girdim, güzel olacak:))
 Yalçın Tosun' un "Dokunma Dersleri" ni bitirdim. Yine çok etkileyiciydi. Alberto Manguel'in  "Okuma Günlüğü" ne başladım. Oldukça ilginç bir kitap. Bitirince anlatırım.
Bu sabah yağmurlu bir güne uyandık. Dört günlük rehavetin ardından, yataktan kalkmak  zor geldi. Allahtan Bilge çok mızmızlanmadı. Ofiste işler yığılmış, bugün onlarla boğuşacağım. Haftamız güzel ve keyifli olsun.

27.11.2013

Serinin son kitabı

Mehmet Eroğlu'nu "Fay Kırığı Üçlemesi"nin son kitabı "Rojin" i dört gözle bekliyordum. Serinin en etkileyici kitabıydı diyebilirim. Diğer iki kitabı,  çok daha iyi anladım bu kitapla. Mehmet Eroğlu' nun tarzı o kadar güzel ki, yazdığı her satırı hissediyorsunuz. Baştan sona empati yapmanıza sebep oluyor. Siz ne kadar kabul etmeseniz de, kitabın sonunda ne kadar ön yargılı olduğunuzu fark ediyorsunuz.
"Doksanlı yılların Güneydoğusu...Biri Rojin diğeri Mehmet olan ve birbirlerine karşı savaşan iki asker...Benzer hassasiyetlerle büyümüş iki düşmanın, bir erkekle bir kadının gözünden cepheler..."(arka kapaktan)
Kitapta hiç unutmayacağım bir bölüm var. Mehmet ve Rojin'in konuşmalarından bir alıntı;
"Ne olmak isterdin?"
"Kuş! Buradan uçup gitmek için..." Kadın konuşmayınca Mehmet sordu; "Ya sen? Her şeyden kurtulmak istemez miydin?" Zeynep başını salladı. "Kuş olup uçsan, nereye konacaksın? Sorun uçmak değil, konacak yer bulmak.Bu diyarda kuş olmak bizi kurtarmaz..."Biraz bekledi.Ne olmak istediğini biliyordu. "Ben Eskimo olmak isterdim" Eskimo! Bu da nereden çıkmıştı? Mehmet boş gözlerle kadına baktı. "Bu kadar sıcak bir yerde Eskimo olmak ha...Pek anlamadım?" Zeynep kendinden emin bir tavırla anlatmaya koyuldu. Sesi Eskimo olmayı uzun zamandan beri düşünüyormuş gibi heyecanlıydı. "Eskimolar kendilerine İnuit derlermiş...İnsanlar yani. Onlara Eskimo diyen biziz. Eskimolar kendilerini sadece insan sözcüğüyle tanımlıyorlar...Kürt, Türk,Arap ya da şu bu değil..." Zeynep milletleri saydıkça sesi giderek heyecanını yitirdi."İnuit olabilsek, sadece insan olmakla yetinebilsek?" (sayfa 481-482)

Keyifli ve bol okumalı günler dilerken, hepimiz adına çok umutlu olmasam da İnuit olabilmeyi diliyorum...


25.11.2013

Hafta Sonu

Cumartesi sabah inanamayacağım bir saate uyandık. Uzun zamandır böyle uyumamıştım. Hazırlanıp kursa gitmek için yola koyulduk. Tam Kızılay' a varmak üzereyken arkadaşlardan biri aradı "aman gelmeyin burada her yer gaz içinde, hemen eve dönün " dedi. "Öğretmenlere böyle şeyler yapılı mı" diyerek eve geldik. Yalandan bir temizlik yapıp, film izlemeye koyulduk. Yarı uykulu, yarı uyanık bir sürü film izledim. Bilge' nin yine performans ödevi vardı, onun tamamladı da kurtuldum. Pazar günü, iptal ettiğimiz keman dersi için atölyeye gittik, ardından ingilizce kursuna. Çıkışta bizim çocuklardan birinin nişanı vardı, oraya gittik. Nişan bir sitenin toplantı salonundaydı. Bilge çok eğlendi, hopladı zıpladı,dans etti. Ben insanların coşkulu hallerini izledim. Müziği midemde ve başımda şiddetli bir biçimde hissedince kalktık. Bilge okulda saatleri öğrenmiş, bizde ona dün bir saat aldık. Çok sevindi, zamanı düzgün kullanmak üzerine benden ve babadan uzun bir konuşma dinledi. Kendisi zamansızlıktan çok şikayetçi bu günlerde. Dünden beri bir şeyler yaparken gözü sürekli saatinde:)) Bu sabah blog yazmak için bilgisayarın başına oturdum, oturmamla kaldım. Bilgisayarı bir türlü açamadım, yine bilgisayarcı geldi akşam üzeri düzeltti. Hafta sonu bana kalan en güzel şey, arabada giderken Bilge' nin "baba buna bayılıyorum sesini açsana" dedikten sonra bu türküye eşlik etmesiydi. Dudaklarından ;
Başındaki yazmayı da  
 Sarıya mı boyadın?
  Neden sararıp soldun da
    Sevdaya mı uğradın....
                           bu sözlerin dökülmesi beni çok duygulandırdı.
Güzel bir hafta diliyorum hepimize...
                   

20.11.2013

Bir Göçmen Kuştu O ve Emir Bey'in Kızları

Benim için müthiş bir okuma deneyimi oldu Ayla Kutlu' nun "Bir Göçmen Kuştu O ve Emir Bey'in Kızları" kitapları. İkisini birbirinden ayrı yazmak istemedim. Burada da okurken ne kadar etkilendiğimi paylaşmıştım. Aslında kitap okumaktan öte bir şeydi bu. Nasıl doğru ifade edilebilir bilemiyorum, kahramanlar, olaylar, mekanlar içine aldı beni. İlk kitap "Küçük yaşta toprağından koparılan  ve göçmen kuş olmaktan kurtulamayan bir adam, Adil Emir Bey. Bir Osmanlı aydınının hikâyesi..." Ayla Kutlu "Fazla politize bir kitap olsun istemediğim için daha çok kadınlara yansıyan bölümleriyle verdim onun yaşamını" diyor.Kitap 1986 Nisanında Madaralı Roman Ödülü' nü almış. "Emir Bey' in Kızları" ise bambaşka bir dünyaya açıldı. "Zengin bir mekân ve tarihsel gerçeklik fonuna oturuyor. Mekânlar; önce düşman, şimdilerdeyse bilinçsizlik ve beton işgalindeki İstanbul; başkent olmaya giden Anadolu kasabası kimlikli Ankara; Mezopotamya uygarlığının tarihten kaçmış yapayalnız bir uç beyi olarak yaşayan Mardin; peygamberlere, yoksulluklara ve kendine özgü sarıya sarınmış Urfa ve... İnsanlığa ışığı, ateşi ve acıyı armağan eden Kafkas Sıradağları. Tarihsel gerçeklik ise romanın ilk harfinden son noktaya kadar sürüp gidiyor" Nevnihal, Gülhayat, Cevahir, Hüsra , Leyla ve Adil Emir Bey, sanırım hiç unutmayacağım roman kahramanları oldular. Ciddi bir ısrarla okumanızı tavsiye ediyorum. Okumazsanız çok şey kaybedersiniz, bundan eminim.  (alıntılar kitapların arka kapaklarındandır)

19.11.2013

Ben geldim

Aslında bir yere gitmedim. Yıllardır hiç şikayet etmediğim bilgisayarım, benim hafiften, Koca' nın şiddetli kurcalamaları sonucu iflas etti. Bizim  çocuklardan biri "abim halleder "diye eve götürdü, üç gün sonra "halledemedik" diye geri getirdi. Dün çağırdığım bilgisayarcı uzunca bir uğraştan sonra "süper oldu "diyerek gitti. Bu arada ne nerede hâlâ bulamadım. Hafta sonu Cermodern' e  Munch/ Warhol Sergisi' ne gittim 

 Bir sürü fotoğraf çekmiştim, aşağıdakiler dışındakileri  bulamadım.Sinir oldum
Sergi düşündüğüm gibi değildi. Munch' ın  dört orjinal tablosu "İskelet kollu oto portre, Broş, Madonna  ve Çığlık" ve bunları  Warhol' un "Munch sonrası" adı altında yeniden yorumlamalarından oluşuyordu. .  Ankara' da yaşayanlar için
Sergi Aralık ayının 5 'ine kadar açık.

 Sergiden bana kalan "orjinalinin her zaman daha özel olduğu" kanısıydı. Tekrar yorumlamak fikri bana hoş görünmedi.


 Bu arada Bilge'nin dişleriyle uğraştım. O kadar özen gösterdiğimiz dişlerinin ikisine küçük dolgu, birisine yarım kanal ve dolgu yapıldı. Tek iyi tarafı benim gibi "diş hekimi korkusu" yaşamayacağından eminim. Güle oynaya kliniğe grip, yine güle oynaya çıktı. "Çikolatayı bıraktığını" ilan etti. Bakalım nereye kadar dayanacak:)) İşlerimi toparlayıp, bilgisayarı çözdükten sonra görüşmek üzere...

14.11.2013

Pazartesinden beri

Pazar günü Ordu' da yaşayan görümcem geldi. Bilge" halam geldi" diye havalara uçtu. Halamızın kontrolleri vardı, üç gün hastahane hastahane dolaştık. Daha doğrusu sabah hastahane koridorları, öğlen alışveriş, öğleden sonra tekrar hastahane sonuç gösterme faslıyla geçti. Şükür sonuçları iyi çıktı. Dün akşam yanında bir dolu çantayla evine gitti. Hastahane stresi sonrası kendimizi alışverişe vurup, ekonomiye can verdik. Kollarım ağrıyor bugün:)) Bu arada hala gelirken o kadar çok şey yüklenmiş getirmiş ki, evin her yanından fındık, ceviz, bal ve daha bir sürü şey fışkırıyor. insan baktıkça kendini şanslı hissediyor:))) Dün akşam otobüs saatini beklemeye dayanamayıp, halasının dizinde uyuya kaldı Bilge:) Sabah kalkınca üzüldü, ama şubat tatili için söz aldık.Bugün işlerim çok, hadi bana kolay gelsin.

11.11.2013

Hafta Sonu

 Cuma günü İstanbul' dan gelen Sevgili Fiamma ve Serpil Abla'yla ve Ankara'dan blog yazarlarıyla buluştuk.
Keyifli bir sohbetin ardından, buluşma ganimetleriyle eve döndük. Üç gündür Bilge "boğazım ağrıyor "diye uyanıyor, sonrasında "geçti" diyor, ortalık kırılıyor zaten "direnbilge"diyorum.
Pazar günü okulda Anma törenine katıldık. Bilge sallanıyordu, Anıtkabir' e gidemedik eve gelip yattı. Öğlen kursa gitti. Bende tüm öğleden sonra evi adam etmeye çalıştım. Kısmen başarılı oldum sayılır. "Rojin" su gibi akıyor, bugün biter diye düşünüyorum. "Downton Abbey" i seyrediyorum, acayip güzel bir dizi ama uyarayım bağımlılık yapıyor.İki günde birinci sezonu bitirdim. Bu arada ilk performans ödevimizi de hafta sonu yaptık. Allahım bu nasıl bir eziyet ve nasıl bir mantık anlayamadım. Neyse bugün teslim ettik, yüzümüzde kocaman bir gülümsemeyle. Neyse ben kaçıyorum, haftamız güzel olsun.

7.11.2013

Ankara' da Sonbahar

 Ankara dışarıdan görenlerin sevmediği bir şehir olabilir. Bence bu şehri sevmek için yaşamak gerekiyor. İlkbaharı da sonbaharı da benim için görsel bir şölen.

 Etraf hazan renkleriyle değişimde. Doğa yaşadığını, bir mevsimi daha bitirdiğini, bu şölenle gözlerinizin önüne seriyor.
 Hüzünlendirmesi gerek belki, ama beni hüzünlendirmiyor aksine kutsal döngünün devam ettiğini gösteriyor. Yeşili, sarısı, kırmızısı hepsi sıcacık.
Ağaçların üzerindeyken çokluğunu fark etmediğim yapraklar, sokakları doldurmuş. Çocuklar yaprakların üzerinde yürürken çıkarttıkları sesten olsa gerek, gülümsüyorlar.Arada yüzünüze gelen güneş ışıkları birer lütuf sanki. İnsanın yaşadığı şehri sevmesi kadar güzel bir duygu var mı?

5.11.2013

Bizim Ev

Haziran ayında taşındım bu eve. Ev ararken ayıla bayıla tutmadım. Ofise yakındı, yakınında okul vardı, ara kattı. Evin hiç alışamadığım tren garı gibi kocaman salonuna, bir ara rüzgar değirmeni kurup elektrik mi üretsek  dediğim hiç bir işe yaramayan balkonuna, eski taban tahtalarına, kazaklarıma takılan kapı kenarlarına gözümü kapattım. En büyük sıkıntı evde telefon çekmiyor. Sanırsınız ıssız ada. Neyse buna da eyvallah dedim. Bu arada koca yaz bizden başka oturan kimseyi görmedim. Dışarıdan bütün bina dolu ama bir Allah'ın kuluyla bile karşılaşmıyoruz. Yaşasın ne kadar güzel. Eski evde komşulardan neler çektiğimi unutmadım. Bayram dönüşü kahvaltı yaparken kapı çaldı ve büyü bozuldu:)) Karşımda orta yaşlı bir hanım. "Balkonuma çay mı döktünüz" diye soruyor. Bu arada ev ıssız ada demiştim ya, aslında üç tarafı gereksiz balkonlarla çevrili bir yarım ada. Böyle bir şeyin imkansız olduğunu izah ediyorum kendisine." Çok sessiz bir aile olduğumuzu" söyleyip," kahve içmeye de beklediğini "söylüyor." Çok beklersin "diyorum içimden. Sonraki günlerde bizim sessiz sedasız binayı, bir sürü orta yaşın üstünde insanlar kaplıyor. Bizi gören hep aynı soruları sıralıyor. "Yeni mi taşındınız, nerelisiniz, beyin ne iş yapıyor" , ben de cevaplar aynı "evet, karadenizliyiz, çalışıyor" bir de gülümseme ekliyorum arkasına. Sordukları soruları ve bizi unutanlar tekrar tekrar soruyorlar, ayyyy sinir oluyorum. Kapıyı açınca önce Bilge kafasını uzatıyor "gel gel kimse yok " diyor parmak uçlarımızda koşturuyoruz dışarıya:)) Koca eve geliyor "çok tatlı bir teyze var bana sürekli yeni mi taşındınız diye soruyor "diyor, ayyyy "al senin olsun" diyorum. Aksi olmakla suçluyor beni. "Nereli olduğunu sordular mı?" " evet",  "ne zaman taşındığımızı",  "evet", "ne iş yaptığını" "evet", benim ne iş yaptığımı " hayır". "Komşuların hepsi senin olsun" Yukarıdaki resim kızçenin yarım resmi, yaparken uyuya kaldı. Evin önündeki melek kendisiymiş, zaten bana pek benzemiyor. Ben başında hareler olan atların çektiği arabada olduğumu hayal ediyorum. İçi boş gibi görünüyor ama olsun:))

4.11.2013

Hafta Sonu

Hafta sonu Bilge için yoğundu. Kurs kapılarında süründük. Bayramda burada olmadığımız için Bilge' nin telafi dersleri vardı. Cumartesi, pazar kızçem ingilizceye boğuldu. O kursta cebelleşirken bizde Koca'yla sinemaya gittik. Behzat Ç. Ankara Yanıyor. İlk filmi beğenmemiştim, ama bu güzeldi. Özlemişiz, ne çok güldük filmde:))


Cumartesi Bilge'yle YKY' e uğradık kendimizi kaybettik. Evde koca bir kule dururken, yeni kitaplar aldım:)) Bilge' de akşam kitaplarına bakarken "amma çok olmuş okumadıklarım" diyordu. Varsın olsun, evimiz kitapla dolsun, nasıl olsa okuruz:)) Bugün uzun süredir ara verdiğim spor seanslarıma tekrar başlıyorum. Kesin hamlayacağım, her bir yanım ağrıyacak:((  Buna da "olsun" deyip, güzel bir hafta dileğiyle kaçıyorum....