29.08.2014

Yine Hafta Sonu Geldi...

 Bu hafta o kadar yoğundu ki, telefonlarla ve hesaplarla cebelleşmek dışında pek bir şey yapamadım. Gerçi evdeydim tek iyi tarafı da bu zaten, bu yoğunluğu ofis ortamında yaşadığımı düşünüyorum, kabus gibi. Neyse adına ve kapağına bayılıp aldığım Carson McCullers' ın "Küskün Kahvenin Türküsü" ne başladım.İçinde yedi öykü var, ilk öyküyü bitirmek üzereyim oldukça ilginç bir okuma deneyimi olacak sanırım. Bitirince yazarım.
Gelelim Bilge hatuna, annemin bir lafı vardır "yarma çuvalı gibi devrilmek" diye evde tam bu vaziyette bir o tarafa bir bu tarafa devrilip duruyor.Sonunda okulu özlediğini dillendirdi:)).Zorla beni sinemaya Barbie filmi izlemeye götürdü, içerisi morgdan hallice olmasına rağmen ilk yarısına kadar uyudum. Sinemada güzel bir uyku geçirmek için bir miktar sıcak ortama ihtiyaç var. Sonrasında pembe, fuşya ve mordan beynim ve gözlerim dönmüş vaziyette filmin sonunu getirdim. Ay çok kötüydü (Bilge asla öyle olmadığını söylüyor)
Biraz kış için fasulye koydum dolaba, konserve yapınca Koca yemiyor, ne yapalım bir de böyle deneyim dedim (her şey onun için):)))
Dün bebek görmeye gittik, beş günlük minnak bişiydi. Kucağımdan bırakmadım, ama o kadar sevmeme rağmen hiç heveslenmedim. Bir kez daha anladım ki benden geçmiş artık.
Eve döndüğümüzde saat oldukça geçti, kitabıma dalmışken gök gürlemeye, şimşekler çakmaya başladı. Bilge koştu yastığıyla yanımıza yattı, bir yağmur, bir rüzgar, bir fırtına neredeyse sabaha kadar sürdü. Hiç uyuyamadım. Ankara' da hiç böyle olmazdı, bunlar tam Antalya havası aslında. Ben buralarda en çok yağmurun usul usul yağmasını sevmiştim, artık rüyamda görürüm sanırım:((
Hafta sonu Koca şehir dışında olacak, Bilge' yle kız kıza kalacağız, artık animasyonların dibine vurup,  parti falan yaparız sanırım.Şu kız büyüse de korku filmi falan seyretsek:)) Keyifli bir hafta sonu diliyorum...

26.08.2014

Bu sabah

Bu sabahtan bahsetmek için, dün akşamdan bahsetmeliyim ya da  dün  sabahtan....dün sabahtan  spor salonuna gittik, Bilge' nin tayfa yine yoktu ben spor yaparken o uflayıp pufladı. Akşamki gruba çağırdı hoca. Neyse akşam üzeri keyifli bir haber aldık. Gelecek hafta İstanbul' a gidiyoruz. Sebebi sürpriz, sonra yazacağım:)) Akşam seansı çok kalabalıktı, dönüşe de uzunca bir akşam yürüyüşü ekledik. Evde Koca tv' nin başına kurulmuş maç izliyordu. Takımı taklavatı toplayıp, buz gibi biralarından birine çöreklenip, kendimi balkona attım. O kadar yorulmuşum ki, biranın sonunu bile getirememişim:)) Ne güzel uyumuşum sabaha kadar...
Gelelim kitaba "Büyük Sanatçıların Gizli Hayatları" Elizabeth Lunday' a ait bir kitap. Eğlenceli dili ve sanatçıları anlatımı çok keyifli. Kapağında yazıldığı gibi çok fena şeyler değil anlatılanlar. " Leonardo da Vinci' den ( sözde sadomist) tutun da Caravaggio' ya (hüküm yemiş katil) Edward Hopper'a (karısını dövmekle itham edilir) varana kadar herkes hakkında taşkın anekdotlar sunan Büyük Sanatçıların Gizli Hayatları, büyük ustaların uluslararsı sanatının gerisinde ahlâksızca, buğulu ve gözü kara hikâyeleri anlatılıyor. Michelangelo' nun vücut kokusu çok kötü olduğu için asistanlarının onunla çalışmaya dayanamadığını, Vincent Van Gogh' un bazen doğrudan doğruya tüpten boya yediğini, ve Georgia O'Keefe' nin çıplak resim yapmaya bayıldığını öğreneceksiniz. İşte asla unutmayacağınız bir sanat tarihi dersi. (arka kapaktan)

Dediğim gibi keyifli bir kitaptı, sanat severlere özellikle tavsiye edilir. Şunu da söyleyeyim alıp elime pıt diye okuyamadım, iki ayı buldu okumam, tadımlık bir kaç sayfa okuyarak bitti.
Okuyacaklarımız, izleyeceklerimiz, dinleyeceklerimiz bol olsun dileğimle kaçıyorum...

25.08.2014

Hafta Sonu

Hafta sonu çok ama çok yorucuydu. Bizimle çalışan çocuklardan birinin düğünü vardı. Cumartesi oraya gittik. Allahım nasıl gereksiz bir tantana, kafam oldu sepet. Allah mesut bahtiyar etsin. Orada Bilge'yle aynı yaşta kızı olan eskiden bizde çalışanlardan birini gördük. Çocuk bayadır "sizde kalayım" diye hevesleniyordu. Düğün dönüşü bize götürdük. Bilge havalara uçtu, o kadar yorulmuş ki, yapacaklarını planlarken uyuya kaldı. Gece bir bağırtıyla uyandım. Odaya geldim çocuk "ben çok korktum uyuyamıyorum" dedi. Ne yaptıysam uyutmayı başaramadım. Çocuğun içinden bir yarasa çıktı, sabahı sabah ettik. Sabah bir yarım saat anca uyudu uyandı ama cin gibi. İnsan zannediyor ki herkes çocuğunu bizim gibi yetiştiriyor. Muhafazakar bir aile olduğunu biliyordum ama bu kadar olduğunu bilmiyordum. Küçücük çocuk, dinlediğimiz müzikten, soframıza, üstümüze başımıza kadar her şeyimizi eleştirdi. Abarttığımı düşünmeyin ama kanım dondu. Nihayetinde çocuk diyerek kendimi toparlamaya çalıştım, öğlen Mogan' a gittik aynı kaprisler devam ediyor bir de hikayeden karın ağrısı tutturdu. Bende eve dönelim dediğimde neye uğradığını şaşırdı. Babasını arayıp evine gönderirken suratı beş karıştı Bilge' ye "sen ne kadar açık giyiniyorsun" bile dedi, sonuç olarak bir daha eve yatılı misafir getirmeme kararı alıp, karışık aile diye bir romantik komedi filmi izleyip, bol bol gülerek günü bitirdik..
"Bizler ve onlar"ı sekiz yaşında bir çocukta görmek tüylerimi diken diken etti...
Neyse haftamız güzel olsun....

20.08.2014

Hayat devam ederken


Hava sıcak olunca balkon yıkamak keyifliymiş gibi oluyor. Antalya' da ne güzel çeşme olurdu balkonlarda , o zaman bile keyif aldığımı bilmem. Elimde kovayı gören Bilge "ben yıkayım " diye her defasında atlıyor, ben ona su taşıyorum o da elindeki çek çekle suları çekiyor. Dün de aynı şeyler tekrarladı ama bu sefer sonuna doğru bir miktar suyu bıraktı balkonda "yoruldum ben " dedi. Kitabımın üzerinden bakıp şaşırmadığımı gösterdim.
Bu evi sevmediğimden bahsetmiştim değil mi? ama işte yaşadıkça sevecek bir şeyler buluyor insan. Güzel gün batımından sonra, bu evdeki kanat seslerine de bayıldığımı fark ettim. Dünyanın en güzel seslerinden biri bence güvercinlerin kanat sesleri. Dün yine bu sesi duyup balkona bakınca Bilge' nin bıraktığı suyu içen bir güvercin gördüm, uzun uzun içti.Uzun uzun ona baktım...Fark etmeden neler yaptığımızı/ yapabileceğimizi düşündüm.
Okuduğum kitap çok sıkıcı, "bırak o zaman" diyeceksiniz, okuma grubumun belirlediği bir okuma, hatır belası yani. Neyse az kaldı, buda bir teselli. Fotoğraf ne alaka derseniz, bilmem hoşuma gitti diyebilirim. Kanat seslerinde bitirmeliydim yazıyı, fark ettim...

18.08.2014

Hafta Sonu

 Erkenden uyandım bu sabah. Herkes uykuda... sabah serinliği havaya hakim. Günlerdir o kadar sıcak ki, bu zaman dilimi çok kıymetli... Cumartesi Bilge "sinemaya gidelim" dedi. Öğle vakti çıktık evden.
 Yolda apartman bahçesinin parmaklıklarından kafasını çıkartmış küçük bir güne bakan gördük. Bilge biraz sohbet etti onunla. Sonra sinemanın yakınındaki çok kalabalık olmayan alışveriş merkezine uğradık. Yemek yedik, gereksiz bişiyler aldık. Film saati yaklaşınca sinemaya geldik. " Kahraman Şövalye Justin" komik bir filmdi, 3D kalitesi çok kötüydü, filmin sonuna doğru burnumun sızlamasına dayanamayıp, gözlükleri çıkarıp izledim. Salon yine morg havasında, buz gibiydi ama hazırlıklı gitmiştim, Bilge rahat etti. Bu kadar şikayet edip, her seferinde aynı sinemaya gidiyoruz farkındayım ama bize en yakın sinema orası olduğu için tüm bu eziyetlere katlanıyoruz.
 Pazar günü geç kahvaltı yaptık. Hava sıcak olduğu için ne yapacaksak akşam üzeri yapalım dedik. Kafamızda Mogan' a gitmek, bisiklet sürmek gibi sevimli düşünceler vardı ama akşam yemeğinden sonra hiç birini gözümüz yemedi."Yürüyüş yapalım" bari dedik. Kuğulu Park' a gittik. Aman nasıl kalabalık, herkesler bizim gibi düşünmüş olmalı. Oyun parkında Bilge hoplayıp zıplarken, ipinden boşalmış gibi saçma sapan hareketlerle ona eşlik eden çocukları, sanki ileri tuşunda basılı kalmış gibi endişeyle izlerken,korktuğum başıma geldi.
Çocuklardan birisi Bilge' ye çarpmış. Gözyaşları eşliğinde parktan çıkıp karşıdaki büyük kitapçıya girdik. Dinazordan robota dönüşen saçma sapan bir oyuncak alarak kendine geldi. Dönüş yolunda yokuş tırmanmak çok fenaydı. Koca' mın " taksiye binelim "önerilerimi geri çevirerek verdiğimiz kalorileri dillendirmesi ise bir işe yaramadı. En son yeni açılan bir halı sahanın önüne kendimi atıp, sonunda esen rüzgara kendimi bırakarak, dinlendim. Eve döndüğümüzde anında sızmışız:))
Okuma grubuna ara vermiştik, herkes tatilde diye. Eylülde tekrar başlayacağız. Kitabı belirlemişler. Jose Saramago' nun "Kabil" i okunacak. Daha önce okumadığım bir yazar. 1998 Nobel Edebiyat Ödülü almış. İlk yirmi sayfayı okudum ama sanırım sevmedim. Ağdalı cümleler beni çok yoruyor, bakalım bitirince yazarım. Kalkıp kahvaltıyı hazırlayayım bari. Güzel bir haftamız olsun...

15.08.2014

Hafta biterken

 Evet çok çabuk geçti bu hafta. Hızına ben de yetişemedim. Aslında kafam çok bozuktu hafta başında, sonra fark ettim ki her şeyi akışına bırakmak gerek... yavaş yavaş öğreniyorum, sabır denen erdemi...
Neyse geleyim asıl konuya, harika iki kitap okudum. İlki Alper Atalan' ın "Çok kısa bişi anlatıcam " kitabı.
Yazarın "Mart" kitabını çok sevmiştim, yeni kitabını da merakla bekliyordum, beni şaşırtmadı. İsmi gibi, çok kısa hikayeler var ama kocaman izler bırakan, çok beğendim.Cümleleri, kelimeleri öyle güzel ki, onları saklamak, sonra çıkartıp tekrar tekrar okuma isteği uyandırıyor bende...
"Kalp kıpırtısı, akıl gümbürtüsü, gün batımlarının kavuniçi parıltısı.Gamzeli güzeller, otuz yaşında hisseden sekiz yaşında çocuklar, konuşan sinemalar, mırıldanan evler, küstüm diyen sokaklar, gıcırdayarak kıvrılan yollar, muhabbet  ve keşmekeşle leş şarkılar..." (arka kapaktan)
İkinci kitapsa bir ilk kitap;  İlyas Barut' un "Bil ki hayat virâne". Tamamen tesadüfen, hiç bir fikrim olmadan aldım, iyi ki de almışım. Çok zamandır şöyle keyifli bir polisiye okumamıştım. Katili önceden tahmin edemedim, bu çok güzeldi.Elimden bırakamadım, devamını merakla bekleyeceğim.
" Sahil kenarında yaşayan emniyetten malulen emekli bir polis Nusret Çakmak... Karısını kaybetmiş, kızı onunla konuşmuyor, oğlu bir var bir yok...Annesinin yanında yaşıyor ama ne yapsa eksik yaşıyor, durmadan içiyor, kahırlanıyor, hatırlıyor, unutmaya çalışıyor. Ufuksuz, renksiz, rüyasız...Hüzünlü..." (arka kapaktan)

Bilge "Levent" serisine fena sardı, sürekli bu serinin kitaplarını okuyor. Okurken kahkahalar atıyor, bazen merakla elinden bırakamıyor. Komik okuma hallerimiz oluyor:)

Böyle yani, hava çok sıcak ben kaçıyorum gidip kendime kahve yapayım...
Hafta sonumuz güzel geçsin...

13.08.2014

Gezdik, tozduk, yorulduk...

 "Sabah erkenden kalktık. Kahvaltı faslından sonra ofise gittik. İşleri toparlayıp spor salonuna geçtik. Bilge' nin ekip firarda, kaç zamandır üç kişi çalışıyorlar. Çok kızıyor bizimki:)) Spor sonrası giyinirken "biraz gezelim mi" dedi. "Olur" dedim. Ayaklarımızı yerden kesen, kelle koltukta dolmuş faslından sonra Ulus' a geldik.
 Şimdi Ankara'lılar bana gülmesin biliyorum yıllar oldu ama ben bu Ulus' ta illa bi kayboluyorum. Bu seferde kaybolduk:)
 Dolana dolana Suluhan' ı bulduk, bulunca pek sevindik:)) Attık kendimizi handaki çay bahçesine önce.
 Tostlarımızı yerken dinlendik. Buz gibi sularımızı içtik. Sonra hanın altını üstüne getirdik.Biraz eksik malzemem vardı, onları da aradan çıkarttık. Çıkışta evet, yine yolu karıştırdım. Telefonum hiç susmuyordu, hem konuşup, hem yürürken bir baktım "Ptt Pul Müzesi" nin önündeyiz.
"Yaşasın "diyerek içeri daldık. Çok güzel bir yer, giriş kat ve birinci katı gezdik, diğer katlar ve kafeteryasına tekrar ve daha uzun zamanlı gelmek üzere ayrıldık. En kısa zamanda uğrayacağız. Belki hafta sonu.
İçim bunalmıştı kaç gündür, iyi geldi bugün bana...

11.08.2014

Hafta Sonu

 O kadar geç uyanmışız ki pazar sabahı, hepimiz şaştık kalktık. Bu arada cumartesi tembellik yapıp akşam üzeri saçma sapan avm dolandık. Film izledik, sonra bahsederim ondan. Neyse kahvaltı sonrası karşıdaki okula oy kullanmaya gittik, neredeyse "in cin top atıyordu" diyebilirim.
 Sonra Kızılay' a indik. Dost' a uğradık listemdeki kitapları aldık, Bilge' de kendine kitaplar aldı. Bir de ortak çizim kitapları aldık.Aman pek sevindirik olduk. Akman' a oturduk. Çaylarımız dışında istediğimiz tatlılar felaketti, bir kısmını hesaba dahil etmemişler, sevinemedim:((
 Arabamıza atladık eve dönelim derken Gölbaşı' na gidelim dedik. Bu sene ilk defa gidiyoruz sanırım.
 Yoğun mangal dumanlarıyla, hâlâ kalkmamış ramazan çadırları kalabalığını aştıktan sonra göle ulaşamak yüzümüzü aydınlattı.
 Göl sakinleri etrafın bu durumunun farkındalar mı acaba. Umarım fark etmiyorlardır.
 Gezi teknesi koymuşlar, Bilge çok ısrar etti. Kulakları delen iğrenç müzik eşliğinde gölü turlarken "Umut fakirin ekmeği" dedikleri, "belki "dedim hep..."belki"...
 Dönüşte araya birde market alışverişi sığdırdık, esneye esneye, açık hava yoruyor insanı.
 Ben aldıklarımızı yerleştirirken Koca seçim haberlerini açtı, o an fark ettim ki "belki" m uçup gitmiş, "imkansız"a dönüşmüş.
Yapacak bir şey yok. Her zaman yaptığımızı yapmaya devam edip, kendi dünyalarımızda yaşamaya, nefes almaya, şaşırmamaya, üzülmeye devam edeceğiz.
Zuhal Kuyaş'ın "Sonuncu Oda" sını bitirdim, Alper Atalan' ın "Çok Kısa Bişiy Anatıcam" kitabına başladım, hatta yarıladım. Alper Atalan' ın "Mart" kitabına bayılmıştım, bu kitapta çok güzel. Neyse bugün pazartesi, çok işim var ama önce kahvaltı, sonra ofis, sonra spor, sonra yine ofis şeklinde programım, hadi bana kolay gelsin, güzel bir hafta diliyorum...

8.08.2014

Haftayı bitirirken

 "Bu hafta en çok ne yapmışım?" sorusunun cevabı "film izlemişim"... her zamanki gibi kayda değer olanları buraya yazıyorum, diğerlerine dokunmuyorum:))
İlk film 2006 yapımı bir Mıchael Haneke filmi "Cache- Saklı" Başrollerde Juliette Binoche ve Daniel Auteu var. Senaryosu da Haneke' ye ait adı gibi "saklı" bir film. Sonuna doğru başrol oyuncusuna yöneltilen "bu yükü vicdanında nasıl taşıdın?" sorusu en vurucu kısmıydı diyerek, fazla ipucu, (spoiler) vermeden diğer filme geçeyim:))

 "The Butler/ Başkanları Uşağı" 2013 ABD yapımı bir biyografi. Yönetmen Lee Daniels. Kimler mi oynuyor derseniz, kimler oynamıyor ki derim:)) Forest Whitaker, Robin Willams ve Oprah Winfrey ve daha bir çok tanıdık yüz var. 1952-1986 yılları arasında Beyaz Saray' da uşaklık yapmış Cecil' in hayatı anlatılırken, tarihe tanıklık ediliyor ve zencilerin yaşadıkları anlatılıyor. Ama çok uzun geldi bana, bir kaç parçada tamamladım.
Üçüncü film ise izlediklerim arasında en fantastik olanıydı. 2012 yapımı "Upside Down/ Aşkın Çekimi"
Fantastik filmleri severim, ama içine romantizm konulacaksa çok dengeli olmalı. Hele ki bu devirde cidden etkileyici efektler bekliyorum.Bunları bulamadım filmde ama kurgu güzeldi.İnsanların akıllarına böylesi kurgular nasıl gelir ki dedirtti.  
Ayla Kutlu' nun "Kaçış" kitabını okudum. Beni çok zorladı bu kitap, kötü diyemem asla. Yordu beni.Sanırım konu yüzündendi, yoksa Ayla Kutlu' nun etkileyici cümleleri her zaman ayrı güzel.Bu kitapta da ayrı bir tat aldım.
"Seni sevdiğimi bağırmak isterdim eskiden. Bunu yapamamanın acısını da hep duyardım. Şimdi bağırarak söylediğimi sen de görüyorsun. Getirdiğin sevinç bir kocaman gözyaşına dönüştü Mutluluk da ağlatır bilirsin. Mutluluk kişiyi güzellendirerek ağlatır. Şimdi sen büyüyen, çok çok büyüyen bir gözyaşı damlasısın. Gözümden akmadan dağılıyor, sanki bedenimi saran bir sır oluyor. Sevgin hiç eksilmeden bütünüyle sarmalıyor beni.."(arka kapaktan)

Bunlar dışında bu hafta, güzel bir akşam üstü buluşması yaptık arkadaşlarla, bol kahkahalı ve keyiflisinden, düzenli spora gittim, çok yorulup, çok ter döktüm. Mutfakta çok zaman geçirdim ama buna rağmen kilo vermeye başladım, sabahları benden "yuppiii" sesleri çıkıyor tartının üzerinde:))  Gerisi de iyilik sağlık işte. Çok uzattım farkındayım, keyifli bir hafta sonu olsun, kitapla, sinemayla, sanatla dolu olsun...




7.08.2014

Günler geçerken

 Bilge her sabah gözlerini açar açmaz "tatilin bitmesine kaç gün kaldı?" diye soruyor. "Okulun açılmasına kaç gün kaldı" dese, cevabımın daha sevimli olacağını düşünüyorum:((
 Ofise gidişlerimi, gittiğimde kalış süremi iyiden iyiye kısalttım. Toplayıp kağıdı küreği evde çalışıyorum. Hem kasmıyor, hem daha çabuk bitiyor işim.
 Biraz killerimle uğraşıyorum. Yapıyorum, pişiriyorum, soğutup, vernikliyorum.Kordonlarını takıyorum. Yaptığım takıları artık Instagramda yine aynı adla (bilgeveannesi) düzenli olarak paylaşıyorum.


 Ufaktan karakalem çalışmaya, desenimi geliştirmeye çalışıyorum. Sonrası için güzel düşünceler var kafamda.
İllaki paylaşırım zaten zamanı gelince. Onun dışında bol bol okuyorum,  film izliyorum, güzel müzikler dinliyorum. Evimle uğraşıyorum ve asıl mevzuya geleyim, tatil hiç bitmesin istiyorum...

4.08.2014

"Okudum, İzledim"

 Yine sağlam bir tavsiye üzerine aldım bu kitabı. Yazarı hiç bilmiyordum. İlk sayfada yazarın ne kadar genç olduğunu okuyunca, beni neyin beklediğini daha çok merak ettim. Can Gürses' in bu ilk romanı ayrı bir keyif verdi bana ve gerisinin gelmesini merakla bekleyeceğim.
" En Güzel Günlerini Demek Bensiz Yaşadın, okuru kalabalık bir aile yemeğine davet ediyor ve sofradaki tek boş sandalyeye oturtuyor. 12 Eylül' den sonra yurtdışına kaçmak zorunda kalan Koza, 27 yıl sonra ülkesine, şehrine,ailesine dönüyor, günümüz İstanbul' unda üst-orta sınıftan bir ailenin bireylerinin bilinçaltı yolculuğu başlıyor.Günlük gerçeklerin ve anıların sökün ettiği, yemeklerin,özellikle de sevilmeyen yemeklerin, şarkıların ve eşyanın dile geldiği neşe ve sevincin, hüzün ve pişmanlıkla iç içe geçtiği tek günlük bir yolculuk bu.."( arka kapaktan)
Kitap, Doğan Kitaptan çıkmış, 229 sayfa.

Aslında bu ara film izlemeye çok vakit ayıramadım. İzlediklerim arasında da en etkileyici olanı 2007 yapımı Fransız filmi; "Bir Aradayız, Hepsi Bu" çok keyifliydi. Favori oyuncum Audrey Tautou' ya Guillaume Canet  eşlik ediyordu. Ayrıntılar burada. Sakin, romantik bir film, iyi geldi bana.

Bugün salona giderken çantama spor yaparken giydiğim giysileri  koymayı unutma başarısını gösterdim:)) Kendimi yuflayıp, etraftakilerle bir buçuk saat saçma sapan konuştum. Oradan ofise geldik. Evrakları toparladım, iki saat kadar çalıştım. Sonra eve geldik. Bilge'yle yemek kavgası ettik. O "Muppets Aranıyor" u izlemeye, ben Ayla Kutlu' nun "Kaçış" kitabını okumaya koyulduk.Hava da gümbür gümbür bize fon yaptı (aslında gerek yoktu)
Güzel bir hafta dileklerimi sunarak kaçıyorum...

3.08.2014

Yollarda olmak

 Daha bir kaç post önce yollarda olmanın bile bana cazip gelmediğini yazmamışım gibi ard arda yollara düştük. Cuma akşam üzeri Koc.a aradı. "Yarın Sinop' a gidelim mi" yaşasın Sinop' u çok severim.
(fotoğrafları sıralayamadım yine, affola:))
 Erkenden kalkıp kahvaltı yapıp, düştük yola.
 Karadeniz'e doğru yaklaşırken manzara muhteşemleşiyor. Yer gök ağaca bürünüyor. Koca kendini kaptırıp gelecekte dağ başında yaşama hayallerini dillendiriyor. Gülümsemekle yetiniyorum.
 Daha tamamlanmamış ama ne hikmetse kullanıma açılmış loş ve uzun tünellerden sonra Karadeniz önümüze dikiliyor. Bu arada iş için gidiyoruz. Koca çalışacak yani. Gerçi onun bunu umursadığı yok. Bizi otelin plajına bırakıp, teknik müdürü bulmaya gidiyor.
Plaj umduğumdan kalabalık, otel müşterileri hırçın Karadeniz' den korkmuş olsa gerek havuzdalar. Plajda ise dışarıdan gelenler var. Öncelik bir güzel 50 faktör sürünmekte. Ardından Bilge kolluklarını takıp atıyor kendini denize. Çok dalgalı deniz,  ben bir süre sonra kaçıyorum, Bilge' nin buna aldırdığı yok, ellerinin ayaklarının buruş buruş olması bile umurunda değil:))
 Bir süre sonra etrafındaki kızlarla ahbap oluyor. Çok eğleniyor, ben kitap okuyorum bir gözüm onda.
 Koca işini bitiriyor, kumlu plaja dudak büküyor. Yemek faslından sonra "hadi dönelim" diyor.
Güneşi yolda batırıyoruz. Bilge horul horul uyuyor yol boyunca. Biz sohbet ediyoruz, geçmişin çoktan unuttuğumuzu  sandığımız anıları, dillerimizden dökülüyor. Yol su olup akıyor. Eve girdiğimizde gece yarısı, bu güzel günü anılarımız arasına yerleştiriyoruz...

1.08.2014

Çocuk olmak...





Çamaşırları, benden başka serecek kimse olmamasının "ne büyük bir talihsizlik olduğunu" mırıldanarak balkondaki çamaşırlığa belli bir düzende sermeye başladım. Aşağıdan önce komik bir Ankara şivesi geldi kulağıma. Benim baktığım yerden, sevimsiz arka bahçede üç oğlan çocuğu. En fazla on, on bir yaşlarındalardır diye tahmin yürütüyorum. İkisi çiroz kıvamında duvara oturmuş, diğeri baya topalak. Elinde bir sopa, zavallı cılız ağaç gövdesine vuruyor. "Tak tak" sesleri bana kadar geliyor. Ama nasıl bir hırsla, vur babam vur. Hemen en kötü ve sinir bozucu ses tonumla seslendim, ara vermeden azarladım bir de kötü kötü baktım. Sadece kötü bakışlarıma yanıt olarak, topalak olan kötü bakış fırlattı. Ağaca vurmayı da bıraktı. Benden tırstı diye zafer  edasına bürünmüştüm ki, cüssesinden beklemeyeceğim çeviklikte duvarın üstünden zıpladı. "Dede nereden geliyorsun ?" dedi. Dik yokuştan ağır ağır, bastonundan destek alarak inen beyaz saçlı, beyaz sakallı adama. Dede "camiden geliyorum" dedi. Topalak " dede bana para versene " dediğinde, dede elini cebine attı. Topalağın yüzü aydınlandı. Diğer iki çiroz merakla "kaç para verdi" diye sorarlarken, gelen cevap, onları da mutlu etti. Duvarın üstüne üçü birden konuçlanıp parayla neler alabileceklerini hesaplamaya başladılar. Dede yokuşu bitirmek üzereydi. Ben çamaşırları asmayı bitirirken, dede gözden kayboldu. İçimde kocaman bir özlem ve garip bir kıskançlık duygusu bırakarak...