31.03.2010

ÖZET AKIŞI...

Bu sabahı anlatmaya kelimeler kifayetsiz kalacağından, yukarıdaki fotoğraf yeterli gelir diye düşünüyorum. Yıllarca kız kardeşini "sabahları suratsız olmakla" suçlarsan, yaradan "al sana suratsız" der sanırım...


Beyaz doğal taşların içime sinmediğini yazmıştım. Hafta sonu bu boncukları alıp, dün icabına baktım. Bence daha güzel oldu...

Dün akşam kendi rekorumu kırarak, kalan 150 sayfayı sular seller gibi okudum. "Şems' le Mevlana" ne diyebilirim, "okuyun lütfen " den başka...


Bugün bu kitaba başlıyorum. Arka kapağında "hayali bir ülke"de geçtiği yazıyor ve devam ediyor"günün birinde çöplüklerde, boş arazilerde gömülüp bırakılmış bombalar bulmaya başlarlar..." tanıdık geliyor değil mi? Bitirince yazarım geri kalanını...



Bu filmi dün izledim. Duygusal bir film, konusu güzel ve ağır değil. Ama ben en çok müziklerine bayıldım.
Bugün gene bahar geldi Ankara' ya, yarın ne olur bilemem:) Hangi blogdaydı hatırlamıyorum ama yazan "matruşkalar gibi bu blog alemi, ondan ona, ordan diğerine geçip duruyor insan" demişti. Dün ben de aynen bunu hissettim. Paylaşmak güzel bir duygu, güzel paylaşımlar yaşamanız dileğiyle...




30.03.2010

BİRAZ DA KUM BONCUK

Geçen hafta polimer kille uğraşmaktan, kum boncuklara elimi sürmemiştim. Dün bu kolyeyi yaptım. Hatta dayanamayıp mavi renkten bir kolye daha başladım. En sevdiğim renktir mavi. Gök mavi, deniz mavi, o yüzden sanırım.



Bir de mavi yasemin (pulumbago auriculata) var. Ben yasemini iki renk bilirdim. Sarısının güzel ve dayanıklı çiçekleri olur, salına salına uzun süre hayat bulur. Beyazı deli gibi kokar hem de ne koku ılık bir rüzgarda, tüm vücudunuz yasemin dolar. Akdenizde mavisi de vardır, oturur karşısına hayran hayran bakarsınız. Kokusu falan yoktur bir tek rengi mavidir. Beyaz ve sarı yaseminler eminim çok bozulurlar bu duruma:)
Antalya' dayken çalıştığım serada, bol bol çelik yapardık özellikle peyzajda çok tercih edilirdi. Karadenizli çok usta işçi ablalar vardı, ne bildiysem onlar öğretti bana. Çelik yapmayı, yaseminleri çiçeği yoksa yapraklarından ayırmayı, tohum atmayı, fide şaşırtmayı, gübrelemeyi ve ilaçlamayı... Dört yıl oldu serayı bırakalı, yani Bilge doğduğunda bıraktım. Antalya' da kalsak en büyük hayalimdi küçük bir sera sahibi olmak. Ankara' da hayal bile etmiyorum, zira etrafım adını bile bilmediğim üç beş ağaçla çevrili. Evdeki çiçeklerimi anca bu sene adam edebiliyorum, geldiğimiz sene hepsinin şaftı kaydı:( Ama belki ilerde birgün...kimbilir... Kolyeden girip, nerden çıktım. Bilge akşam çok komikti ben kitap okurken, o da kitabını getirip beni taklit etti. Sayfaları çevirdi, mırıl mırıl dudaklarını kıpırdattı ve en sonunda pes edip "ben bu kitabı okuyamıyorum" dedi. Ben ona okumaya başaldım, ikinci masalın sonunda kafası göğsümde uyuya kaldı.Neyse ben biraz daha mavi kolye yapıp, çiçek resimlerine bakıp, derin derin iç geçireyim:))

29.03.2010

NEFES ALMAK...

Cuma günü içim şişmiş vaziyette, Bilge' yi erken aldım kreşten. Birlikte gezdik, dolaştık hava kararınca da eve döndük. Gezme süremizi az bulan Bilge "eve gitmeyeceğim" isyanını koparttı. Bunun üzerine Cumartesi sabahtan kendimiz yollara vurduk. Hava çok güzeldi. Bu dinazorları aldık ve her mola verdiğimiz banka onları da oturttuk.




Park bahçe ne bulduysak atladık. Kaydı, sallandı, hopladı, zıpladı...

Bu salıncağa ikimiz birden binebildik o yüzden çok sevdik..



Pazar günü "Mavi Göl" deydik. Bilge avcuna aldığı bu böcekle baya derin bir sohbet etti...



Kuru çam iğnelerinden bıyık yaptı. Ben küçükken bir oğlan bu iğnelerin yeşilinden bana kolye yapmıştı, çok etkilenmiştim aklıma o geldi:)))




Babayla mangal pişirildi, mırın kırın biraz et kemirildi, çoraplar çıkartılıp sere serpe yatıldı. Bu arada baba mangalın büyüsünde, anne uzun uzun kitap okudu...





Etraftan topladığı birsürü taşı eve götürmek isteyince ben "onlar buraya ait, ormanın taşları , bunlar burda kalsınlar, biz denizden toplarız sana bir sürü taş" diyince, Bilge' nin engin Karadeniz (koca Ordulu' ya) zekası fırlayıp "o zaman bu taşları göle atıp tekrar toplayalım" dedi. Neyse toplamamak şartıyla göle taş attık...
Sonuç olarak etrafınızdaki yapay insan emeği sıkıntıların, sizi şişirip imdat sinyalleri verdirmeye başladığınızda kendinizi doğaya atın. Derin bir nefes alıp aslında doğaya ait olduğunuzu hatırlayın. Mangalı da fazla abartmayın, inanın iyi geliyor...






26.03.2010

HAFTA BİTERKEN


Bu kolyeleri önceki gün yaptım. Bu hafta benim için verimli bir haftaydı. Bugün başarısız tahsilat çabaları içindeyim. Anladım ki bu memlekette kimse sözünü tutmuyor ve bu tutarsız ortamda geminizi yürütmek o kadar zor ki. Neyse ne yazsam içim daha da kararıyor. Herkese iyi hafta sonları diliyorum...

25.03.2010

BAHAR KOLYESİ




İçimdeki bahar özlemi polimer kilde can buldu. (Fazla edebi oldu farkındayım). Bugünlerde elime polimer killerimi alır almaz, böyle minik minik güller yapıyorum. Hava da çok güzel olarak katkıda bulundu bana. Gerçi bugün biraz limoni ama olsun kış da olmaz sanırım bundan sonra. Biraz yağmuru bünyem normal kabul edecek, bekliyorum zaten. Ben küçükken memlekette (söylemişmiydim Çorum' da yani) otururken çok uzun kışlar görmüştüm. Diz boyu karda okula gittiğimi, su saatlerinin donduğunu hatırlıyorum. O zaman da baharı beklediğimi biliyorum, çünkü birileri baharın leyleklerle geldiğini söylemişti. Ben gözüm havada leylek beklerdim ve gördüğüm zaman bir taraftan elimle saçımı tutar "leylek saçımı uzaaaaat" diye bağırırdım, bir taraftan da bahar gelecek diye sevinirdim. Ben ilk çocuk olmanın zorluklarını hep çektim. Annem "çok yaramaz" bir anneydi, benden önce bir çocuğunu kaybettiğinden midir, ilk çocuk olduğumdan mı, belkide ikisi birden çok disiplinli yetiştirmeye çalıştı beni. Çok nadir sokağa çıkartırdı oynamam için. Ne özenirdim sokaktaki çocuklara, bir de lastik ayakkabılara. Sahiden hani lastik renkli ayakkabılar vardı şimdiki babetler gibi düz ve rengarenk , yalvarırdım anneme bana da alsın diye ama nerde annem "delimisin be ne lastik ayakkabısı" derdi. O yaz herzaman ki gibi anneannem geldi, anneannemin gelmesi demek Hollanda' dan yeni bir sürü hediye demekti. Rahmetli anneannem herşeyi getirirdi, abartmıyorum kıyafetler, okul gereçleri,
çikolatalar, şampuanlar ve daha neler neler... O yaz bana kırmızı düz bir keten ayakkabı getirmişti, ne kadar sevinmiştim lastik ayakkabılara benziyor diye. Uzun süre giydiğimi hatırlıyorum. Şimdi düşünüyorum da, bir çocuğu sevindirmek çok ama çok güzel bir duygu. Çocuk sevinci yani katıksız, hesapsız saf bir sevinç. Neyse Ahmet Ümit' in "Bab-ı Esrar" kitabına başladım. Garip ama ilk elli sayfadan sonra kocaya "Konya' ya gidelim bir ara" dedim. "Aşk" da hiç aklıma gelmemişti oysa. Bugün biraz film izleyip, biraz kum boncuk çalışıp, çayımı yudumlarken de kitap okurum, arada gelen ofis işlerine de ufaktan takılırım diyorum:)) Bu arada Bilge akşam kuzu gibiydi, sabah da öyleydi (tahtaya vuruyorum ) kocayla biraz tırstık, sonrasında "belki onu da bahar çarpmıştır" dedik...

24.03.2010

MODA İKONU BİLGE..


Efendim yazıma başlamadan belirteyim seçim tamamen kendisine aittir. (Gölgeler de bize)
Çizmeler: Soysal'dan uzun bir pazarlık sonucu anne tarafından alınmıştır. Küçük bir ayrıntı fotoğrafta gözükmüyor ama üzerinde "B" harfi vardır.
Çoraplar: Siyah renk ağırlıklı tüm çoraplar kirli sepetinde olduğundan, mor hakim bu çoraplar giyilmiştir. Hollanda' da yaşayan teyzemin zevkidir.
Etek: Kot üzerine çiçek desenleri işlenmiştir. Yine Hollanda' da yaşayan teyzem Bilge ilk doğduğunda getirmişti ve o günden beri Bilge' ye kıyafet almayı hobi edinmiştir:))
Ceket: Kıyafetin en göz alıcı detayıdır. Burdaki teyzem doğum gününde hediye etmişti (bu tarz içine sığabileceğim bir ceket görenler lütfen bana bildirsin)
Saçlar: Yataktan yeni kalkmış tamamen organik. Zaten çok birşey söylemeye gerek yok, kendini gösteriyor.
Bebek: Annenin nefret ettiği, sinir bozucu bir bebektir, kıyafette de eğreti duruyor zaten...
Surat: "Sabah sabah poz moz vermeyeceğim "suratıdır.
Akşam elinde ki uyuz bebek yüzünden saatlerce ağladı. "Saç tokası kaybolmuş " başka bir şey kabul etmeyip zırıl zırıl ağladıktan sonra, "çoraplarımı çıkartabilir miyim?" faslı eşliğinde bir zırıltıdır tutturdu." Yatacaksan çıkartabilirsin "dememe rağmen inatla bağıra bağıra ağladı. İki yaş sendromunu atlattığımızdan beri bu kadar saçma sapan bir gece geçirmemiştim(acaba atlatamadık mı ki?). En sonunda Koca yatağa yatırarak ve çorapları çıkartarak sözde "uzlaşma ortamı" sağladı. Bana da "Çoraplarımı çıkartabilirmiyim diye ağladı Allah'tan çıkarttım ulan var mı ötesi demediği için" buruk bir sevinç kaldı:((

23.03.2010

YAPTIKLARIM VE YAPACAKLARIM...


Bu kolyeyi cuma günü yaptım. Ama beyaz doğal taşları sevmedim. Uygun renkte mor ya da lila boncuk almalıyım.




Bu filmleri komşum bıraktı, acilen film komasına girip, seyretmeli ve iade etmeliyim...





Güzelim şiirleri defterime ve yüreğime yazmalıyım...



Bu hediye kutularını geçen hafta yaptım acilen içine birşeyler koyup, birilerine vermeliyim...




Şimdilik yaptıklarım bunlar (rutinlerim dışında). Bahar çarpmasının etkisinden kurtulmak üzereyim. Yakında iyice kendime gelirim...

22.03.2010

GÜNEŞ, BİLGE VE BEN...




Cumaretsi gününden yukarıdaki fotoğraflar. Öğlene doğru düştük yollara. Önce Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi' ne gittik. "Vincent Van Gogh'un Peşinde Modernizmin İzinde" sergisini gezdik.( Sevgili Leylak Dalı' nın bloğunda görmüştük) Çok güzel resimler vardı. Özellikle Bedri Baykam 'ın 4D' lerine bayıldık. Bilge'yle ilk kez gördüğümüz için hayran hayran baktık. Bizden başka bir bayan daha vardı. Bilge'yle sohbet ettiler ve beni tebrik etti "bu yaşta alıştırmanız ne iyi" diye. Ben de koltuklarımı kabarta kabarta gülümsedim. Bir süre sonra Bilge biraz isyan etti "çocuklar niye gelmemiş buraya" diye. "Gelmişlerdir ama bize denk gelmedi " dedim. Ordan çıkıp Kuğulu Park' yürüdük. Güneşi gören ordaydı. Bilge güle oynaya keyfini çıkarttı. Ardından yemek yedik, Tunalı' da dolaştık. Uzun süre "kuyruk" aradık. Ne alaka derseniz, Bilge bir kuyruktur tutturdu. Köpek kuyruğumu? Hayır, kedi? hayıııır, dinazor? hayıııııırrrr ben kuyruk istiyorum, balık da varya aynı ondan işte diyerek oyuncakçıları dolaştı, başka birşey almayı istemedi. Eve gelince anladım "deniz kızı kuyruğu" istediğini."Barbie Deniz Kızı" filminde kuyruk almaya gittikleri bir mağaza var. Ne kadar anlatmaya çalışsamda olmadı artık dikeceğiz galiba. Janjanlı da bir kumaş bulmak lazım:)) Pazar günü kukla gösterisine gitmeyi düşünmüştük. Pazar erkenden uyandım. Cuma günü başladığım "Küçük Arı" elimde. Koca kalktı kahvaltı hazırladı, Bilge'yse o kadar geç uyandı ki. Koca daha iyiydi ama tüm hafta süründüğü için kıyamadım. Bilge' yle evde hopladılar zıpladılar dışarı çıkalım bile demediler. Ben de kitabımı bitirdim. Çok güzel bir kitaptı kesinlikle okuyun derim. Cuma akşam başladım, pazar akşam bitirdim. Bol bol belgesel seyrettik. Kocayla "balon safarisi" yapmamaya karar verdik, zira hiç hayvan görmediler:)) Bütün kış kocaya tahsis ettiğim balkonu dün temizledim ve camları sildim. Akşam üzeri de Bilge bol bol scooter sürdü balkonda. Saksılara diktiğim soğanlar ufak ufak kafalarını göstermeye başladılar. Evin araka tarafındaki gecekondular Bilge' nin köyüyümüş, öyle diyor kendisi. Yani bu hafta sonu bol dinlenmeli, bol güneşli, bol okunmalı ve az gezmeli oldu.Bu sabah Bilge duruma uyanıp "babayla niye gezmeye gitmedik?" diye sorarak pazartesi sendoromuna bürünmüş vaziyette kreşe gitti. Allah ordakilere kolaylık versin:)))


19.03.2010

HAFTANIN MAHSULÜ

Bu hafta yapabildiğim tek kolye bu oldu. Yeşil kum boncuklarla dallı,saçaklı bahar gibi birşeyler yapmak istemiştim ama böyle ağır, oturaklı bir şey oldu. Zaten hiç düşündüğüm gibi birşeyler yapamıyorum,amatörlük böyle bir şey olsa gerek. Ama amatörlüğün güzel tarafı yaptığın herşeyi beğeniyorsun:) Sabah platese gittim, hopladım, zıpladım ve tabiki sıkıştırdım herbir yanımı geldim. Dışarıda misler gibi bir hava var ve radyoda haftasonunun daha güzel olacağı haberleri. " Yaşasııın"diye çığlık atmak istiyorum ama çaktırmıyorum ne de olsa üç gün evvel havada uçuşan kar tanelerini gördüm. Ama ne olursa olsun akşam ev yalnıp yutulacak ve yarın Bilge' yle "sürtmeye" gidilecek. Bilge' ye eskiden beri teyzemler gezme olayını "sürtme" diye dillendirdikleri için bu kelimeyi sevimli olarak algılayın lütfen. Pazar gününe kadar Koca iyileşirse yeşilli, otlu böcekli bir yerlere gitmek istiyorum ama önce "kukla gösteresi" ne gitmeyi düşünüyoruz. Yani görüldüğü üzere hava iyiyise ben iyiyim, hava kötüyse ben kötüyüm. "Havaya endeksli ruh hali" durumundan vazgeçmeliyim biliyorum, ama ne yapayım böyleyim.
"Yüzyıllık Yalnızlık" dün akşam bitti. Bugün "Küçük Arı" ya başlayacağım. Dün Bilge çok komikti. Eve ulaşmak için ya çok dik bir yokuşu tırmanmanız ya da sayısız merdiven çıkmanız gerekiyor. Bilge' de genelde çamura yatıyor çıkmamak için. Bugünlerde "arkada kalan çürük elma" oynuyoruz, baya etkili oluyor. Geçenlerde son anda bana depar atıp "ortada kalan çürük elma" diyerek bizi gülmekten öldürdü. Bu sabah da yakıt alırken afişleri gösterdii "bak anne bak" diye Ben de "aaa neydi Yaban bu nayır, nolamaz" dedim. Bilge aynen "yalan söylüyorsuuuun yalannn" dedi. Ben şok oldum, bir taraftan güldüm bir tarfatan şaşırdım haftasonları dışında nerdeyse hiç televizyon seyretmiyor,nasıl kalmış aklında anlamadım. Dün teyzesinin doğum günü hediyesi geldi. Çok sevindi. Bugün kreşe giderken giydi. Çok isterdim o sevimli sweete girebilmeyi , kıskandım gene iyimi:)))

18.03.2010

SELAM...


İnsanı insana bağlayan bağ, kelimelerle tarif edilip anlam bulacak kadar sıradan mı?
Bambaşka şeyler düşünmek, hayal gücünü yarıda bırakıp, aklın sınırlarını zorlamak.
Korkuyu Kaf Dağı'na yollamak kaç insana yaraşır?
Balkonunda ıslak mendil olmayan kaç ev var?
Saçlarıma yıldızlar taksam, yüreğim deniz olsa
arada bir seni koynumdan çıkartıp saçını okşasam
ölümsüz olurmuyum dersin?
Ölüm sisli puslu bir gece, güneşi küstürmüş ha,n bir karanlık.
Gündüzü düşünmek bile insanı mutlu etmiyor
Sadece Pandora' nın yüreği sızlıyor...
Ne kırmızı tutkularla gece, ne mavi balonlarla gündüz
Yüreğimin sancısını dindirmiyor.
Seni düşünmek; ister yanımda ol, ister kilometrelerce uzakta
güzel şey, anlamlı bir şey.
Geçmişle birlikte bir bütün oluşturmak.
İçinde yaşadığımız dünyaya, varlıklarıyla bizi şenlendiremeyen insanlara rağmen
var olmaya çalışmak...
Bunun tek adı, tek açıklaması var "sevgimiz"
daima ayakta, daima dimdik.
Ve ben sana uzaklardan,
sonsuzluk ölçüsünde,
özgürlük kıvamında
ve sevgi sıcaklığında
selamlar yolluyorum
Kabulün ola...
P.S: Bu kelimeler sevgili kocam için bir araya gelmişti. İkigündür sümüklü vaziyette hapşurup, öksürüşünü seyrederken bu yazı geldi aklıma, paylaşmak istedim.
(Resim de netten alıntıdır)

17.03.2010

KÖTÜ BİR GÜN GEÇİRDİM

Dün sabah buraya yazımı yazdıktan sonra, takip ettiğim arkadaşların bloglarını gezerken gördüm. Aslında onun bloğunu yaklaşık altı aydır takip ediyorum ve ilk Can Yücel' le ilgili birşeyler ararken buldum. "acemi' nin günlüğü" bloğunun ismiydi, Datça' da yaşıyor ve mükemmel yazıyordu. Özellikle gündeme dair öyle tutarlı, öyle mantıklı sözleri kanunla kitapla birleştirip yazıyordu ve bir de kara bir mizah ekliyordu. Dün bloğunu açtığımda gözlerime inanamadım Kemal Abi yani Kemal Öncü ölmüştü... En son yazısını birkaç gün evvel yazmıştı. Çok üzüldüm, içim cız etti. Kocaya onun yazılarını hep okurdum, o da duyunca çok üzüldü. Bu ruh halinde broşları yapmaya çalışırken yan dükkan komşumun eşi geldi. Elinde birkaç uyduruk malzeme (birilerinden kalmış) "bunlardan bana birşeyler yapalım" dedi. Samimiyetimiz falan da yok, bu arada elimdeki işe baktı ve ben "yardım için yaptığımı" söyleyince, "iyi işin de yokmuş" dedi. Ben çıldırdım, zaten kafam bozuk ağzıma geleni sayacağım,şöyle bir durudum kadın annemden bile yaşlı. O arada dalmış benim raflara "ay bu çok güzel, ay bu daha güzel" diyerek kolyelerin arasında kaybolmuş durumda. Derin bir nefes aldım (adını bile bilmiyorum bu arada) "İsterseniz vaktim olduğunda size nasıl yapıldığını gösteririm " dedim, gayet pervasız "ben yapamazsam sen yaparsın" dedi. Ben gene bir derin nefes alıp "benim vaktimin olacağını sanmıyorum, ama siz yaparsınız zaten kolay işler bunlar" dedim ve Hızır imdadıma yetişti. Oğlu (bundan sonra adı Hızır) çağırdı ve gitti. Heveslenmiştir belki diye getirdiği malzemelerden bir kolye ve küpe yaptım, ben de unuttuğu montuyla yan tarafa bıraktım. Akşam üzeri geldi, "yan tarafa bıraktığımı" söyledim, teşekkür bile etmedi:)) Gün bu kadarla bitmedi tabi Kocanın faranjiti nüksetti ve işleri de yoğun olduğu için çok gergindi. İşle ilgili bir mevzudan bir güzel tartıştık hem de Bilge' nin yanında. Eve geldik, tam soyunmuş dökünmüş ev halime bürünmüştüm, kapı çaldı. Baktım bir adam, bir kadın boyunlarında kimlik kartları, diyoloğumuzu aynen aktarıyorum.
Ben kapıyı açtım: Buyrun dedim
Kadın: İyi akşamlar biz bilmem ne araştırması yapıyoruz(suyla ilgili birşeyler dedi)
ben:?
Kadın: Evin beyi evde mi?
ben:?... Neden evin Beyini soruyorsunuz?
Kadın : Onunla yapmamız gerekiyor bu anketi
kaşlarım çatılmış halde: Ne alaka?
Kadın: Prosedür gereği birlikte olan çiftlerle yapmamız gerekiyor
Ben: Yuh yani bu kadar saçma bir prosedürü olan araştırmada bizim işimiz yok kardeşim, hadi size kolay gelsin diyorum
başından beri konuşmayan adamla birlikte kadın teşekkür edip gidiyor, ben kapıyı kapatıyorum. "Ulen suyla ilgili bişiy söylemek için niye evlilik cüzdanı arıyorsunuz, hiç mi aklı selim insan kalmadı bu memlekette" diye söylenerek evin içinde dolanıp durdum. Bilge' yle banyoya girdim, güzel bir duş aldık. Bu arada iki üç haftadır çocuğum iyi hasta olmadı diye sevinirken iki gündür burun akıntısı başladı.Yani evde bir hastalık rüzgarıdır esiyor. Güya ben sağlamım görünürde. Ama ruhen çökmüş durumda hissediyorum. Kendimi toparlamalıyım, arada olur bana böyle (kızsal durumlar haricinde) belki de gelmeyen bahardandır, bilemiyorum...

16.03.2010

DOĞUM GÜNÜ PARTİMİZ...
















Yukarıda da görüldüğü üzere, Bilge kraliçe edasıyla partisinde çok eğlendi. Başta ki fotoğrafta ki kavalye Poraz Bey'imiz. Pastayı kendinin aldığını söyleyerek, her fırsatta kızıma yapışarak "hiç te kolay lokma" olmadığını bize göstermiş oldu. Tabi en vurucu darbesi, kelebek kostümlü hediyesiydi ki, ancak uyuyunca çıkartabildim:)) Babamız yetişemedi, video kayıtları ve Bilge' nin anlatımlarıyla idare etti. Teyzem ve eşi muhteşem bir pasta yaptırmışlardı, çocuklar bayıldı. Sonra bir balon savaşı başladı ve bir türlü bitmedi. Yaklaşık bir saat sonra teyzem ve eşi aşırı dozdan olsa gerek kaçmaya karar verdiler, biz de partiyi bitirdik. Bizi ofise bıraktılar ve Bilge hediyelerini açtı, nasıl mutlu oldu, nasıl keyif aldı. Çocuk olmak istedim, gerçekten çok kıskandım (delimiyim ne?) Eve dönerken bindiğimiz taksi şoförüne, markette ki kasiyere ve ev sahibimize "bugün benim doğum günüm" dedi ve onlardan da iyi dilekler aldı. Zaten yıldızlı tacı, kelebek kostümü, suratında ki kalp resimleriyle parti havamız baya belliydi. Ama önüne gelenle bunu paylaşması, bence mutlu olduğunu gösteriyordu... Ve bu sabah, arabanın göstergesindeki 1 dereceyi görünce havada uçuşan beyaz tanelerin "kar" olduğunu fark ettim. Gerçi devam etmedi ama "bozkır iklimi" böyle bir şey olsa gerek. Antalya' da ki üç yıllık peyaz mazimden bahsetmiştim sanırım. Bayılırım ağaçların, çiçeklerin isimlerini söylemeye özellikle de latincelerini. Tabi bozkırda durum farklılaşıyor. Burda ağaçlar hep yaprak döken ağaçlar oldukları için kendilerini tanımanız için bir "mazi"niz olması gerekiyor. (Salkım söğütler ve iğne yapraklıları bunun dışında tutuyorum). Yani ilk açan çiçekli ağaca " badem ağacıdır bu saf " diyorsunuz ama diğerleri için çok tahmin yürütemiyorsunuz. O an devreye giriyor mazi. Yani dalından bir erik kopartmanız ya da elma çalan çocuklara özenmeniz ya da kocaman yapraklarının altında ki gölgede oturup dinlenmeniz gerekiyor. Daha basit bir yöntemi olan varsa yazsın lütfen, kışın ağaçlar nasıl ayırt edilir bozkırda diye. Bugün "Mavi Kuş" için yaptığım broşlarımı tamamlamayı planlıyorum. Çok güzel oldular... Bir tarfatan da elimdeki kitabı bitirmeye çalışıyorum ki "Küçük Arı" kitabına başlayabileyim. Beni dün en çok duygulandıran anlardan biri de bloga bırakılan "iyi dilekler" di. O kadar mutlu oldum ki, Bilge' ye de anlattım. Sanki bu blog alemi, bu şehirmiş gibi geldi ve yalnız olmadığımı düşünüp sevindim...





15.03.2010

BUGÜN BİLGE' NİN DOĞUM GÜNÜ

Evet bugün Bilge' nin doğum günü, inanamıyorum seneler ne kadar çabuk geçiyor. Sabah kreşe bıraktım, "öğleden sonra geleceğiz, parti var" dedim. Anlamayan bir surat ifadesiyle baktı bana. Üstelik bugün "okula gitmeyeceğim" diye uyandı. Nasıl da bir yağmur var dışarıda. Cumartesi günü için planladığımız sergi proğramını erteledik, çünkü hava çok soğuktu. Bir yukarıdaki görüntüler sırasında dışardaydık, oyalanmadan eve geldik. Biraz güneş vardı, hevesle çıktık ama nerde, bir deli rüzgar. Neyse fotoğraflardaki davulu aldık, hemen astı boynuna, başaladı çalmaya. Sesler geldikçe kulağına daha bir sevindi, daha bir hızlı vurdu, tam o sırada tanımadığımız bir kadın "bu ne hal kız erkek oyuncağı o elindeki "dedi. Kadının suratına baktım, o kadar cahil , o kadar sevimsizdi ki hiçbir şey söylemedim. Bilge' yi ordan uzaklaştırdım, baktım çalmıyor davulu
"oyuncağın kızı erkeği olur mu, bakma sen o kadına, bilmiyor o, hem biz onu tanımıyoruz ki söylediğini hiç umursama emi" dedim. "Tamam" dedi ama hiç o ilk seferki gibi hevesle çalmadı. Kızdım önce kendime, niye kadını paylamadım diye ama o an Bilge' nin yanında yapmak istemedim bunu. Herşey o kadar çok yer ediyor ki hafızasında, belki bir tartışma olayı kafasında pekiştirebilirdi diye düşündüm. Sonuç olarak kadını boğmak istedim itiraf ediyorum. Bu arada iki gün tam bir "kül kedisi" oldum. Evi temizlemek, doğum günü için tuzlu ,tatlı birşeyler hazırlamak, yaprak sarmak, çamaşırlar, bulaşıklar tam domestik bir haldeydim ki "imdat" diyerek kendimi Bilge' nin odasına zor attım. Oturup onunla yeni animasyon filmler seyrettik.
"Bir Alışverişkoliğin İtirafları -Confessions Of A Shopaholic " Filmini izledim. Daha önceden kitabını okuduğum için çok şey beklemeden, eğlenceli bir film seyretmiş oldum. Kiatpları okurken gözümde canlanan "Becky" karakteri filmde "cuk" diye otumuştu. Kafa dağıtmak için tavsiye edebilirim. Bir de haftasonuma derin bir araştırma ekledim. "Mavi Kuş" için evde ne kadar örüp de bir kenara koyduğum, bere, atkı, saç bandı yani örgü adına ne varsa onları toparladım. Biraz da ilaveler koyacağım, sanırım cumaya kadar yollamış olurum. Örgü de hiçbir zaman çok başarılı olamadım ve bunun tek sorumlusu annemdir. Ne zaman birşeyler yapmaya başlasam elimden alıp kendi örerdi. (kendiside çok güzel örgü yapar, bunu da belirteyim ) Ne zaman bir kazak örmeye kalksam, kol nasıl yapılacak diye ona sorsam, alır elimden kazağı bitirir bana verirdi. Böyledir benim örgü maceram. Artık kendi kendime olan da, bu kadar oluyor:))
Bu gün kızımın doğum günü ve ben yaradana minnet duygusuyla dopdoluyum. Yarın anlatırım partimizi, şimdilik kayıt cd' si bulmaya gidiyorum...

12.03.2010

BAHARI KOKLAMAK...

Akşam 17:00 civarı Koca bizi kapıda bıraktı bir arızaya gitti. Bizde eve çok yakın parkta aldık soluğu. Çiçekli ağaçlar, oynayan çocuklar ve ılık bir hava. Çıkarttık kabanını, keyifle sallandık, kaydık, taşları avuçladık. Çok hoşuna gitti, umarım bugün de hava güzel olur o saatlerde ve gene gidebiliriz. Akşam nerdeyse hiçbir şey yapmadım. Yemek faslından sonra dinmeyen baş ağrım için uyumaya çalıştım. Bilge tepemde hopladı zıpladı tam uykuya daldığım sırada beni nasıl uyandırdı, ne ara mutfağa gittik hatırlamıyorum. "Acıktım" diye çığlık atarken, kendimi Bilge' ye bağırırken buldum. O sırada koca gelip bana bağırıp Bilge' yi götürdü. Geri dönüp yatağıma yattığım da olayları idrak edebildim ve canım çok sıkıldı. Ne yapıp edip Bilge' den önce uyumamaya karar verdim. Çocuk nerden bilsin "uyku sersemliği" ni. Sabah platese gittim, koca koca kadınlar çeneleriyle hocayı deli ettiler. Böylelikle gayet gergin bir seans geçirdim. Şimdi de ofise geldim. Canım hiçbir şey yapmak istemiyor. Tembellik yapmak isteği değil, hiçbir şey yapmama isteği, tuhaf değil mi?

11.03.2010

AĞLASAM MI, GÜLSEM Mİ?


Aşağı indiğimde böyleydi. Süzülen gözyaşları, büzülmüş dudağı...



Ardından böyle gülümseyen bir surat oldu, bana da gözyaşlarını silmek kaldı..
Yukarıdaki "özet akışı" ndan sonra, biraz ayrıntı vereyim. Akşam babanız erkenden uyuya kaldı, biz de Bilge' yle oyalandık, yatmadan " Meraklı Minik" dergisini kurcaladık ve yazın bir "köy" e gitmeye karar verdik. Bilge orda keçi gezdirecekmiş. (köpek gezdirmekle aynı zannediyor) Sonra 22:30 civarı ben cebren uyuttum ve uyuya kaldım. Tabi sabah erkenden zıpladım, ardından koca ve Bilge. Sabah "Garfield "eşliğinde kahvaltı yaptık, Bilge sadece seyirci olarak katıldı bize. Benden önce aşağı indiler babasıyla. Ben de bir 5-6 dakika sonra arabaya geldiğimde Bilgeyi ilk fotoğrafta ki gibi buldum. Hatta beni görünce daha çok ağlamaya başladı. Neymiş "oyuncak almamış yanına" Açtık benim "içinde olmadık herşey olan" çantamı, oyuncak yerine geçecek önce flash diski gözüne kestirse de, dudak parlatıcısını görünce onda karar kıldı. Ben de ona herkesin sorumluluklarını hatırlatıp, oyuncağını kendisinin alması gerektiği üzerine bir nutuk verdim.Bu arada koca "cep telefonumu aldım mı?" "hah burdaymış siz bana aldırmayın" diyerek gene beni "pes" ettirdi. Sabahları kreşin kapısı kapalıysa ben zile basıyor yan taraf saklanıyorum. Bilge güya kapıyı açan öğretmenine "ben yalnız geldim" diyecek, ama "ben yalnız geldim annem saklanıyor" oluyor cümlesi ve acayip gülüyoruz buna. Bir de bugünlerde Bilge "yaratıcı benliğini" (koca öyle diyor) ortaya çıkartarak, salonun ortasına tüm dergileri, kütüphanedeki kitapları, koltukların yastıklarını, minderleri ve daha eline ne geçirirse yığıyor. Her seferinde farklı bir şey yapıyor. Mesela "ev yapıyorum" "ahır yapıyorum" ya da "köy yapıyorum" gibi. Ama nedense bu "yaratıcı benlik" bunları toplamayı reddediyor. Birlikte toplamayı da reddediyor bu da benim kafamın tasını attırıyor tabi. Bakalım nasıl başedeceğiz. Yani bir standardı yok bu işin, ben anladım. Çocuk büyütmek her seferinde birşeylerle başetmek demek sanırım. Bu başedişler sırasında da öğrenmek, öğretmek, sinir olmak, keyif almak demek. Hepimize kolaylıklar diliyorum:)))
P.S: Bu arda bugün tüm kaslarım ağrıyor, nedeni dünkü "ritmik aerobik" seansında lastik kullanmamız. Yaparken iyiydi güle oynaya "eve de mi alsam Bilge' yle takılırız" demiştim ama bu kadar hamlayacağımı düşünmemiştim. Acı çekmek bu olsa gerek:(((
Aklıma geldi dün " Cennetimden Bakarken -The Lovely Bones " filmini izledim, benim gibi ağlak bir tip için oldukça doyurucuydu, tavsiye ederim.














10.03.2010

DOĞUM GÜNÜ DAVETİYELERİ

Dün sonunda bitirdim kartları. Ne çok uğraştım ama, karar verdim ben böyle çok adetli işlerin adamı değilim:)) Aklıma yıllar evvel dersaneye giderken, yarım gün bir matbaada çalıştığım ve bir keresinde 1000 tane takvimden yanlış basılan i harfinin noktasını daksille kapattığım geldi:))) Sabah davetiyeleri kreşe verdik, çocuklara dağıtsınlar diye. Kreş sahibi de,
öğretmeni de baya övgü dolu sözler söylediler. Asıl Bilge bitmiş hallerini görünce bayıldı. İçlerini açıp uyduruktan davetiye sözleri okudu, çok yaratıcı benim bu kızım. Yeni bir kolye yapayım diye düşünürken, elim yeşil kum boncuklara gitti sürekli, başladım birşeyler, bahar gibi bir kolye olacak sanırım...Malumunuz ben küçük yerde büyümüş biri olarak, Ankara bana fazlasıyla kocaman geliyor. Bir de kaybolma hikayelerim var tabi:)) Allah' tan "google map" var, yeni bir yere gideceksek mutlaka ordan bakıyoruz ve çoğu zaman da yazıcıdan çıktı alıyoruz. Yani biz bu zamanda elinde haritası, bir nevi kaşifleriz:)) Tüm tek yönlere, otoban kültürüne ve feci trafiğe rağmen öğreniyoruz. Cumartesi hava güzel olursa Bilge' yle güzel şeyler yapmayı planlıyoruz. Bu yüzden ben hazırlık olarak şimdiden yol haritalarımızı hazırlıyorum. Bir de Ulus' ta bir baloncu bulmam lazım, bu işi kocaya sallamayı düşünüyorum ama malum çok unutkan. Şimdiden söylersem, anca 15'ine yetiştirir. Dün masaüstü bilgisayarımda sonradan eklediğimiz harddiski bir türlü bulamadım. Kesin beslemesi falan yandı diye düşünürken, evde de yeni yaptırdığım diz üstü bilgisayar arızalandı, ekran karardı açamadım bir daha ve ben kendimden şüpheye düştüm "ne oluyor, arıza mı saçıyorum acaba?" diye. Neyse ki sabah masa üstü bilgisayarımdaki sorun yok olmuştu, diz üstünü de tamir eden yere bıraktım. Pazar günü kocaya söylene söylene sokak çiçekçisinden (dükkanı yok, özellikle tercihim) "arpa çiçekleri almıştım. Yeni tomurcuklu, bu sabah mis gibi kokuları geldi burnuma. Annemin bahçesinde önce nergizler, ardındanda arpa çiçekleri açar, çok özledim:( Hafta sonu balkon saksılarıma biraz soğan dikeceğim. Artık onları koklarız, menekşe zamanına kadar:) Okuduğum kitap yavaş ilerliyor (Yüzyıllık Yalnızlık) akşamları biraz örgüye ağırlık verdim "paketim" için. Gerçi bir kaç gündür tembellikten hiçbir şey yapmıyorum. Ama bir kitap elimde bir haftayı geçirirse beni çok rahatsız ediyor. Ne sinir bir şey, "rahat olsana be kadın, ne zaman biterse bitsin" diyorum kendime ama nafile. Tanıdık bir şarkı çalıyor radyoda "You've got a way" hemen listeme koyuyorum, kızıma dinletmek üzere:)))
P.s: Zaten listemde varmış şarkı, yeni fark ettim:)))

9.03.2010

GÜZEL BİR SABAH...

Böyle hissederek uyandım. Koca erken çıktı, bir iş için. Biraz sağı solu toparladım, Tv' de deprem haberlerine baktım. Dün önce Erzincan diye yazmışım, sonra düzelttim Elazığ diye. Bilge' nin odasına baktım mışıl mışıl uyuyor. Usulca kıvrıldım yanına... Uykusunun en derin yeriydi belki, en huzurlu. Hayranlıkla seyrettim yüzünün her bir yerini. Yavaşça açtı gözlerini, tekrar kapattı uzattı ellerini. Küçücük ellerine sığdırdı tombul yanaklarımı, mutlu etti beni. Ve ben bir kez daha yaradana minnet duydum. İnsan güzellikleri de, kötülükleri de başına gelene kadar çok anlamıyor sanırım. Bilim adamları "deprem öldürmez, dayanıksız binalar öldürür" derken, televizyonda yıkıntıları, ölen insan bilançolarını seyrederken sanırım" bizim başımıza gelmeyeceğini" düşünüyoruz. "Ateş düştüğü yeri yakıyor" ama külleri hiç mi korkutmuyor? 17 Ağustosta İstanbul' daydık. Yeni evlenmiş, balayı dönüşü hiç görmediğim İstanbul' a gitmiştik. Kaldığımız evde çok büyük bir hasar olmadı, ama etrafta bir çok ev yerle bir oldu. Yazdı sokakta yattık, iki gün boyunca sallandı durdu heryer. Dönüş yolunda bindiğimiz otobüse bir araba çarptı. Yalovaya yakınlarını bulmaya tek farı yanan arabasıyla giden adam, geldi çarptı ve orda öldü. 20 küsur saatte Antalya' ya döndük. Şimdilerde anlatırken şaka gibi geliyor, ama deprem sırasındaki o sesi hiç unutmadım. Uğultuyla karışık tuhaf, tarifsiz bir sesti o benim için. Bir de ilk kez gördüğüm İstanbul' u hiç sevemedim. Kız kardeşim İstanbul' da yaşayacağını söylediğinde, ilk aklıma gelen "depremin sesi" oldu. İstanbul'u suçlamıyorum elbette, insanların neler yapabileceklerinin sınırı olmadığı için korkuyorum. Daha çok kazanmak, ucuza kapatmak uğruna yapabileceklerini düşündükçe tüylerim diken diken oluyor. Acaba "işini hakkıyla yapma" , "dürüstlük" ya da "sorumluluk sahibi olma" gibi kavramları çocuklarımıza müzelerde tarihi bir eser olarak mı göstereceğiz? Bilmiyorum, korkuyorum...
Bu arada "asortikkrep" bloğunda Mavi kuş için yolladıklarımı yayınlamış, çok duygulandım. Çok güzel fotoğraflamış ve övgü dolu sözler söylemişler. Umarım işlerine yarar ve birilerine bir faydam dokunur...
P.S: Fotoğraftaki kolye "ne bulduysam taktım" kolyesi. Tam yazlık bir şey oldu.

8.03.2010

GÖRMEMİŞİN GÜNEŞİ OLMUŞ...

O da kocasını ve kızını alıp, doğru Kuğulu Park' a gitmiş. Ne kadar güneş de olsa " bızz " detirten soğuk havayı hissettikçe montunu arabada bırakan kocasına söylenmiş durmuş:)) Bunu hep hissediyorum benim aslında "iki" çocuğum var. Neyse Bilge kuşları doyurdu, dönen park aletinde dakikalarca döndü, inince sendeledi, biz de bastık kahkahayı. Zira hiç etkilenmiyor diye düşünüyorduk. "Mavi Kuş yardım kampanyası" için gönderdiğim paket ellerine ulaşmış. Ben de örgü paketini hazırlamaya başladım. Ama itiraf ediyorum iki gün tembellikte tavan yaptım. Yemek yapıp, bulaşık yıkamak ve çamaşırları yıkamak dışında hiçbir iş yapmadım. Artık bugün, yarın halledeceğim:) Cuma günü Julie&Julia filmini izledikten sonra, gaza geldim galiba netten bir kurabiye tarifi buldum. Cumartesi Bilge "Meraklı Minik" le oyalanırken yapmaya başladım."Muhallebili kurabiye" feci ötesi bir şey oldu. Aslında hamuru yoğururken bir tuhaflık olduğunu hissettim "belki pişince güzel olur" diye umut etsemde, malesef olmadı. Tek güzel tarafı iyi bir muhallebi tarifimiz oldu, ne yapalım buna da şükür:) En çok Bilge sevindi bu işe, bayılır sütlü tatlılara. Muhallebi kabını kaşıkladı, parmakladı ve hatta hızını alamayıp yaladı.
Bu sabah onu sinir ettim. Arabada onu arka koltuğa oturttum ve her zamanki gibi onun yanına değil, ön koltuğa oturdum. Yolun yarısında fark etti. "Neden? neden?" diye sordu durdu. Ben de "sen artık büyüdün,tek başına oturabilirsin "dedim, o tatmin olmadı "ama nedeeeeeen?" dedi tekrar. Ben de "bugün burda oturmak istiyorum" diyince deli oldu. İnerken hala söyleniyordu:))
Bu arada sabah haberlerinde Elazığ' da olan depremi duydum, çok üzüldüm. Deprem sonrası ve soğukta insanlar ne haldedir? Umarım gerekenler yapılır...

P.S: Julie& Julia çok güzel bir filmdi. Tavsiye için "Leylak Dalı" na teşekkürler...

5.03.2010

KOKOŞ KOLYE...


Bir hafta uğraştım bu kolyeye, şimdi takıp gidecek yer bulmak lazım:)) Bu sabah platese gittim, yağmurda ıslandım ve ofise geldim. Her sabah ki rituelimi bozmadan önce annemi, ardından Sibel' i aradım. Bu arada haftanın sonunun geldiğini, yeni fark ettim. Bugün bir değişiklik yapıp Bilge' den bahsedeyim diyorum:) Ben salonda harıl harıl örgü battaniyemi bitirmeye çalışırken (senesi geldi nerdeyse) yanıma geldi, garip bir gülümsemeyle;
Ben: Ne oldu tatlım?
Bilge hala gülümsemesi devam ederek: Ben çok güzel resim yaptım
ben: hani nerde, göstersene bakayım.
Bilge' nin kolları arkasında, hala gülümsüyor: kızmak yok ama tamam mı?
Ben: olur kızmam, göster hadi
Bilge kollarını sıyırıp, tükenmez kalemle çizdiği çizgileri gösterdi: Bak ne güzel resim yapmışım değil mi?
Ben: ??? evet ne resmi bu anlatsana?
Bilge: Bak şimdi burası kocaman bir orman, bunlar ağaçlar. Şu çizgiler ağaçların dalı, bunlarda "neşe palmutları"
Ben: "neşe palmutları"? meşe palamudu olmasınlar sakın?
Bilge: Hayır anne onlar neşe palamutları, neşeliler anladın mı?
Ben: Öyle olsun, meşe de itiraz etmez heralde, neşeli olmaya?
Kolundakiler çıkacak diye iki gündür banyo yapmıyor. Dün "Meraklı Minik" dergisi aldım. "Pinonun Yeri" nde görmüştüm, denk gelmemişti. Dün gazete bayinde görünce hemen aldım.Öncelikle yapışkanlı çiftlik hayvanlarına bayıldı, hepsini tek tek dolabına yapıştırdı. Sonra yanıda verilen hayvan resimleri olan kartlar özenlice ayrıldı, hatta bugün kreşe götürüldü. Kesilecek yerleri makasla özenlice kesti. Dergiyi şöyle bir gözden geçirdi. "yatarken okuyalım" dedik, ama ben ondan önce uyumuşum:) Babamız çok yoğun çalışıyor bugünlerde, akşamda gene geç geldi. Biz Bilge' nin odasında çadır yaptık. Geçen sene aneannemizin aldığı çalışma masasının üzerine battaniye örttük, kenarları mandallarla tutturduk. Bilge bütün oyuncaklarını çadıra sığdırdı. Sonra beni de sığdırmaya çalıştı, baktı olmayacak Allah'tan beni azat etti. O çadırda oynarken bende uyuyakalmışım. Gözümü açtım koca gelmiş Bilge' yle oynuyorlar, saatte baya geç olmuş, cebren uyuttum Bilge'yi. Önceden uyumadan önce bir film koyuyor, defalarca seyrediyor, bir türlü kapatmıyordu. Şimdi bu huyunu bıraktı "geç oldu artık uyuyalım" diyince, kendisi kalkıp, filmi çıkatıyor Tv' yi ve dvd' yi kapatıyor.Bir de yatma saatimizi ayarlarsak, benden iyisi bir yerlerde kayısı olacak yani...

4.03.2010

İPEK VE POLİMER KİL...

Bu takı ucunu geçen hafta yapmıştım. Arasına ince bir tel koyunca, ne deri nede mumlu ipe geçirebildim.(acemilik işte) Ucu da çok beğenmiştim, aklıma hayalet tele geçirmek geldi. Elimde de mor ipek kumaşım vardı, kum boncuklarla böyle bir kolye çıktı ortaya. Güzel de oldu. Kendime yeni bir not defteri aldım, yapacaklarımı yazıp, yanına "ok" koymayı özlemişim:)) Sıraladım ilk sayfayı...
Bilge dün çok uysaldı, itiraz etmeden yemeğini yedi, birlikte "Tinker Bell-Kayıp Hazine" filmini izledik, çok güzeldi...Bugün bir sürü ofis işim var. Onları halledeyim de kafamdan da, defterimden de sileyim diye düşünüyorum...Bahar geliyor zannetmiştim ya, tamamen yanılmışım. Çok ama, çok soğuk bir hava var buralarda. Bugün işlerimi bitirip yetiştirebilirsem Julia&julia flmini izlemek istiyorum. Sevgili "Leylak dalı" nın bloğunda okudum, izlemek istiyorum. Şimdi güzel birşeyler dinleyerek çalışmaya başlayım...

3.03.2010

BUGÜN BENİM DOĞUM GÜNÜM...


Evet, yaş dönümüm bugün (bunuda yeni buldum)
tam, kocaman bir "33" oldum,
yaşlandım mı?
Bazen evet, bazen hayır...
Bugün hayatımız için önce sağlık diliyorum,
ardından bol bol huzur.
Kimseler yalnız kalmasın şu hayatta,
sevdiklerinden uzak da olsa,
sevdiği birileri olsun...

2.03.2010

BAHAR GİBİ BİRŞEY...


Bu sabah tam başlıkta ki gibi hissettim. Pırıl pırıl bir hava, gökte güneş...Bahar geliyor... Gerçi daha ağaçlarda falan "tık" yok ama, olsun yakındır. Ne çok özlemişim. Bir zamanlar yanında çalıştığım bir işverenim "sana yapılacak en büyük kötülük, bir masanın başına oturtup, tüm gününü orda geçirtmektir" demişti. Ne kadar haklıymış, sabah sabah bu geldi aklıma. Dün kendime malzeme alırken, Bilge' ye de yeni bir suluboya takımı aldım. Üzerinde çizgi film kahramanları var, çok hoşuna gitti. Hemen mutfak masasını ona tahsis ettik, bir de mutfak önlüğünü. Ben yemek hazırlarken o, boyadı da boyadı. Sadece resim kağıdını değil, masayı, duvarı, ve kendini:)) Gene kavga ederek bir akşam yemeği yedik. Koca çok yorgundu, hemen ona bir çay yapıp, Bilge' yi banyoya soktum. Banyodan sonra, babası kuruttu gene saçlarını, tam babasının kucağında uyudu uyuyacak diye beklerken "acıktım " diye zıpladı. Ben kızdım yemek masasında karnını doyurmadığı için ama nafile, baba kız doyurdular karınlarını tekrardan. Bilge cin gibi oldu, uykudan falan eser yok. Yorgunluktan kıvranan kocaya hiç acımadım, gittim yattım. En son geç bir saatte kocanın "uyu artık" çığlıklarını duydum, ama hiç ilgilenmedim. Haketti bunu:)) Dün keyifli keyifli doğum günü kartlarını hazırlarken, karton işaret parmağımı kesti, üstelik de baya derin kesti. Kanımı da akıtmış oldum böylelikle... Sızısı geçsin devam edeceğim. "Mavi kuş hareketi" için bugün paketim gidiyor. Kargoyu bekliyorum şu anda. Umarım gönderdiklerim işlerine yarar. Bir de örgü paketi yapacağım inşallah. Paylaşmak çok güzel bir duygu, insanı mutlu eden, gönlünü zenginleştiren... Bence ufak da olsa birşeyler yollayıp, sizde yaşayın bunu. Dünyada sadece bizler, akrabalarımız, eşimiz dostumuz yaşamıyor. Bir çok yaşam var, gözümüzün görmediği, kulağımızın duymadığı; bir yerlerde yaşam mücadelesi veren. Düşünmek gerek bunları, keşke elimden çok daha fazlası gelse...

1.03.2010

GEZME KIZI BİLGE...


Görüldüğü üzere biz gene hafta sonu oturmadık yerimizde, yanak yanağa gezdik tozduk. Fotoğraflardaki bereyi cuma günü başlayıp, cumartesi kafasına takmayı başardım. İtiraf ediyorum çok iyi olmadı, ama sevimli kafada güzelmiş gibi duruyor:)) Kolajda başta olan fotoğrafta çiçek reyonundaki bir bonzai gövdesi. Bacaksız çok güzel duruyordu. Cumartesi teyzeme gittik. Pazar' da gelen çağrılar yüzünden Avm' e Avm dolaştık nerdeyse. Pazar günü maaile arızaya gidince, tabi bize acayip iyi davrandılar. En çok Bilge bayıldı bu olaya. Etrafında garsonlar , aşçılar, işletmeciler ve hepsi erkek olunca; yüzünde gülücükler gerdan kırarak süzüldü etrafta. Hatta şöyle bir diyoloğa şahit olduk. Tam çıkmak üzereyiz, işletmenin müdürü Bilge' ye bir de kurabiye ikram etti ve dediki;
m: Bilge senin gözlerin ne kadar güzel böyle
Bilge gülümseyerek: Öyle değil mi, güzeldir benim gözlerim...
Baba:Ha ha ha, benim kızım bu...
Anne: Tevazu, biraz tevazu lütfen...
Bir de dergi aldı, sırf uyduruk bir oyuncak telefon veriyor diye. Yürürken aniden durup "telefonum çalıyor" yapıp, konuşmaya başlıyor. Bir de" baba baba" diye bağırmaya başlıyor, babası "ne oldu kızım?" diyince "telefonla konuşuyoruz, al telefonunu eline" diyor. Yani çok iletişim dolu bir hafta sonuydu...
"Muz Sesleri"ni bitirdim. Ece Temelkuran' ın okuduğum ilk kitabıydı. Çok kopuk geldi kitap bana. Bir yeri çok samimi gelirken, başka bir bölümde daha farklı hissettirdi. Yani çok keyifle okumadım. Şimdi "Yüzyıllık Yalnızlık" kitabına başladım. Gabriel Garcia Marquez' in kitabı okudukça bahsederim. Arşivimde "H" harfindeki tüm filmleri geçen hafta seyrettim. "Hayalet Sürücü"-"Hayalet Süvari"-"Hayali Üniversite".... bu hafta daha gerçek birşeyler izlemek istiyorum:)) Dün ve bugün doğumgünü kartaları için gereken malzemeleri aldım. Ufak ufak başalayacağım yapmaya. Bir de tuhaf bir gerginlik var üstümde, hemen parlayı veriyorum. Kocayla konuştuk sabah suçu "mevsim dönümüne " attım... ama aslında "yaş dönümü"nden biliyorum.:(((