31.05.2010

GAZİANTEP ARDINDAN ŞALIURFA

Çok ama çok güzel bir yolculuktu, keşke daha uzun sürseydi. Gece çıktık yola, dolunay eşliğinde uzun uzun tuz gölü manzarası seyrettik. Sonra Kocanın "Teksas gibi" benzetmesiyle Adana Otobanı, git git bitmeyen yol, nihayet sabah yedi gibi Antep' e varmamızla sonlandı. Antep' te beni ilk büyüleyen yol kenarlarında ki bu devasa top akasyalar oldu.
Tabi ben fotoğrafları biraz sondan başa edasında yüklemişim, artık idare edin:)) Tam bir baharat cenneti. Baharatçıların arasında gezerken burnuma gelen mis gibi kokular bana baharat konusunda çok cahil olduğumu hissettirdi.


Hiç altın sevmem ama bu vitrinler dönüp şöyle bir baktırıyor...


Antep tam bir el işçiliği cenneti. Giderken yanınıza bol bol çanta alın.İnanın içini doldurup dönersiniz:) Çok ama çok ucuz.Nerdeyse her dükkanın önünde hayran hayran baka kaldım. Hayatımda görmediğim gümüş işçiliği, ahşap ve bakır şaheserler gördüm.


Bu şerbetçi arkadaşlar Antep' e has "meyan şerbeti" satıyorlardı. Pozları karşılığı, almam gerektiğini söylediler ama ben acılı kuru köfte yediğim için midemden korktum ve içemedim.



Kendime bu cicilerden aldım, tabi bakır cezve ve sos tavası da:))


Sedef işçiliği burda çok önemli bir sanat. Ahşapla hayranlık verici bir görüntü sağlıyor.Bir de çok güzel telkari örnekleri gördüm.

Antep tarih ve el işçiliği kokuyor, her yer hanlar hamamlar dolu. Esnafı da gerçekten "esnaf" gibi, hem güler yüzlü, hem de emeklerini çok ucuza satıyorlar:(


Alışkanlıklarına bağlılar, kolonyalar bu işlemeli kaplarla, kahve işlemeli cezvede , şekeri keza gene öyle ve öndeki ehli keyh denen bardak gibi kapağını açınca içinde bir kahve fincanı barındıran şekliyle ikram ediliyor.



Bu arkadaşın adını unuttum ama hamur kalıbı olduğunu biliyorum...


Bilge'ye burdan süsülü bir darbuka aldım, dümbek dümbek şarkı planlarken yardımcı oluyor. Bu arada yol boyu yeni şarkı planları dinledik kendisinden. (not: şarkı planlamak: şarkı uydurmak)




Ve tabiki baklava, en hızlı geçtiğim vitrinlerden:)




Antep işi, o kadar güzel o kadar emek istiyor ki, yapanların eline sağlık demek düşüyor bana...


Bu iki güzel hanım bizi evlerinde konuk eden insanlar. Uzun süredir tanıştığım en cana yakın, en tatlı ve yüreği en temiz insanlar. Sevgili Şenay (solda) güzeller güzeli kızı İpek' le anne kız ancak bu kadar dim dik bu kadar güzel olurlar dedirttiler bana. Leyla (sağda pembe kıyafetli) bizi evinde ağırlayan, misafir perverliğin kitabını yazabilecek çok marifetli bir kadın. Çalışıyor olmasına rağmen geceden "yuvalamasını" yapan bizlere evini açan güzel insan. Öyle samimi öyle içtenlerdi ki, galiba tüm kış boyu insanlardan dem vuruşuma karşın Rabbim beni onlarla tanıştırdı. Küçük bir not bence Antep onlarla gezince güzelliğine güzellik kattı.



Bu küçük Bey Leyla' nın küçük oğlu, Bilge' yle aynı yaştalar. Bir de onun 9 yaş modeli vardı.(Mert üzgünüm seni çekmemişim) Bu iki kıpır kıpır oğlanın oyunlarına eşlik edip, hasar görmemeyi başararak Bilge beni birkez daha şaşırttı. Sofra fotoğraflarımızı koymuyorum artık ayıp olmasın diye. Ama anlatmazsam çatlarım, sabah kahvaltıda çeşit çeşit ev yapımı reçeller, Antep, Antakya peynirleri tattık. Polenli bal, dut reçeli, fıstıklı incir reçeli ilk kez denediğim tadlardı. Bir de fıstık kıracağı gördüm ilk kez. Fıstığın kitabını yazan bir şehir de şaşırmamak lazım. Sonra Şenay' ın "acı severmisin" sorusuna" tabi" diyen ben bin türlü baharatla özel tepsisinde yoğrulan "kuru köfte"yi ilk tattığımda ejderha edasıyla ağzımdan alev çıkacağını düşündüm. Ama yinede yedim:)) akşama tabiki "yuvalama" ben daha evvel başka bir çeşit denemişim, bayıldım... Benim "çatlayacağım artık" sözüme, Şenay' ın "yemek yemekten çatlasa bizim Antep'liler çatlardı, korkma birşey olmaz" demesi beni öldürdü.


Öbür gün Urfa' ya gittik ve ben akıllı fotoğraf makinamı diğer çantamda unuttum. Ama Leyla yollayacak fotoğrafları. Bunlar telefonla çektiklerim. Burası Balıklı Göl, tıklım tıklımdı. İnsanlar dua edip, ibadet ediyorlardı... Ben de açtım ellerimi ve güzel dilekler diledim...

Bilge' nin bakamya doyamadığı balıklar. Gidene kadar "balık yiyelim" diye tutturdu. Öyküsünü biliyorduk ama Leyla' nın anlatımıyla yolda bir kez daha keyifle dinledik. Urfa ' da tıpkı Antep gibi, el işi ve tarih cenneti. "Medeniyetler Beşiği" tam olarak ona yakışan bir sıfat. Esnafı orda da samimi ve güler yüzlüydü. Dönüş yolunda Birecik' te Fırat' ın kıyısında meşhur "patlıcan kebabı" nı yerken saat gece 23 ' tü. (hala inanamıyorum)
İnsan kafasında tatil programları yapıyor ama çok şeyi atlıyor sanırım. Hiç aklımda yokken oralara gitmek, bu güzel insanlarla tanışmak bana çok güzel bir lütuf oldu. Şenay' a, Leyla' ya, Mustafa' ya ,çocuklara ve güzel İpeğe burdan kocaman teşekkür ediyorum ve sevgilerimi yolluyorum...







25.05.2010

BAKMAYA DOYAMADIM...

Antalya' ya gidişimizin ertesi günü, Koca dönmeden eski işyerimde aldım soluğu. Antalya yetiştiricilikte "erkenci" olduğu için, sera asında boştu. Ama boş hali bile rengarenkti. Begonvil Antalya' da görmeye çok alışık olduğum bir bitkiydi. Beyazı pek bulunmaz, bir de kırmızısını çok severim.



"Gelin Duvağı" da dendiğini duymuştum. Böyle orkide havasında salınışlarını izledim...

Kamkat benim "küçük adam" dediğim türden. "Süs portakalı" da deniyor. Ben hamileyken ekşi mi ekşi portakallarını yiyordum:) (tüylerim diken diken oldu) Tabi daha küçük olurlar ama bu dışarıda olduğu için sınırlarını baya aşmış:)


Sardunyaların sonu, tagateslerin başıydı. İtiraf edeyim ben sardunya sevmem. Aslında şahsına değil sevgisizliğim. İlk büyük miktarda ürettiğimiz çiçekti ve çok zahmetliydi. Sanırım o kadar zahmetin sonucu beni memnun etmedi:)) gerçi ilk sene biz abartmıştık, sonraki yıllarda çok rahat yetiştirmiştik...



Petunyaların renkleri bende hep hayranlık uyandırır. Bir de balkonda daha çok severim. Sevimsiz soğuk evleri süslerler.




Antalya' nın çiçeği değil tabi horoz ibikleri ama çeşit olsun diye yapılıyor.






Daha bir sürü fotoğraf çektim, bu arada Bilge uyuya kalmıştı, bu sebepten bu güzelliklerin arasına koyamadım. Şu an tepemde ve ben yazıyı sonlandırayım diyorum. Bu arada biz cumaya kadar yine yokuz. İş için önce Gaziantep, ardından da Urfa yapacağız. Kendinize iyi bakın...





24.05.2010

BİZ GELDİK...

Antalya' dan dün döndük. Sabahtan beri bilgisayarla kavga ediyorum, bir saatten uzun sürede yükleyebildim fotoğrafları. Bu manzara aslında hiç sevmediğim ama manzarası müthiş çay bahçesinden çekildi. 20 gün boyunca kısa kollularla dolaştık, ama bunatan bir sıcak yoktu. Şimdi uzun kollu giymek sinir bozucu oldu


Bile' yle Yat Limanı' ndan kısa bir tekne turuna katıldık. Kaptanı kafalayan Bilge dümene geçti ve " Katan gemisi olduuuum" diye sevinç çığlıkları attı. Benim "gemi kaptanı o" düzeltmelerim se tabiki nafile kaldı:))

Antalya' da yaşarken ufacık gözüken annemin bahçesi, bu gidişimde kocamaaan,yemyeşil göründü gözüme ve Bilge keyfini çıkarttı.


Tabiki eski işyerime de uğradım, bir sürü fotoğraf çektim, ayrıntılarını başka bir yazıda yazacağım. Gözlerim, gönlüm bayram etti. İki tane de anaçlık küpeli hediye ettirdim kendime:))



Bu güzellikle Bilge' nin amcasını ziyarete gittiğimizde tanıştık. Üniversite de görevli ,lojmanda kalıyor amcamız ve ailesi. Orda küçük bir yer yapışlar, kazlar ördekler , tavuklar ve horozlar da var. Tavuz Kuşu önde Bilge arkada baya koşturdular.




Bilge lojmanın bahçesinde oturanlar tarafından sahiplenilen bu pisleri çok sevdi...Bir öğretmen edasıyla uzun konuşmalar yaptı:)






Bu tatilin en can yakıcı kısmıydı benim için. Güneşi pek ciddiye almayan ben, Bilge'yi koruyucu krem sürüp, kendimi es geçince hayatımda yaşamadığım derecede bir güneş yanığı yaşadım. Acısı gitti,şimdilerde kaşıntısı kaldı, bulduğum her yere sırtımı sürtüp duruyorum.Bu arada ben denize girmedim ama Bilge girdi. Allah' tan hasta olmadı. Tutamadık kendisini "deniz beni çağırıyor" diye zıpladı girdi. Çıktığında ise "dişlerim ne kadar hareket ediyor" cümlesini sarf etti. Bende kurutma çabaları:))))







Bu pisiler yukarıdakilerin kardeşleri, o kadar kıpır kıpırlardı ki Bilge uzun uzun hiç sıkılmadan izledi onları.Bu arada Akdeniz Üniversitesi 'nde okuyanların çok ama çok şanslı olduklarına bir kez daha emin oldum.







Bu hanım da balkonda ki aydınlatma penceresiyle,klima hortumları arasına yuva yapıp yumurtlamıştı. Başarısız bir kuluçka dönemi geçirip, dört yumurtayı da telef etti:(
Güzel bir tatildi, bu arada yirmi gün boyunca hiç nete girmedim, tek satır bile yazmadım. Ve bunun eksikliğini yoğun bir şekilde hissettim. Antalya daha bir yeşil, daha bir rengarenkti... Sokaklarda Jakarandalar mor mor açmıştı,hatta uzun bir cadde boyunca çanak gibi kocaman açmış manolyaları bile gördüm. Ama itiraf edeyim Ankarayı 'da özledim...









3.05.2010

BİR SÜRE YOKUZ...

"Kırmızı papuçlu Bilge" diyebilirsiniz artık kızıma. Dün aldık bu ayakkabıları, o kadar sevindiki...
Gördüğü tüm aynalarda, vitrin camlarında ayaklarına baktı, yetinmedi bir de herkeslere gösterdi. Onun bu sevincini izlerken asla bir ayakkabının beni bu kadar mutlu edemeyeceğini anladım:( Çocukluk başka birşey hem de bambaşka...



Son anda Bilge' yle Antalya' ya gitme planlarımıza Koca da dahil oldu. Uçakla gitmekten vaz geçtik, yarın sabahtan arabamızla yola çıkacağız. Böyle olunca kaplumbağalarıda yanımızda götüreceğiz. Balkondaki bitkilerse Allah'a emanet olacak. Gerçi koca çok kalamaz diye düşünüyorum ama belli de olmaz. Bir süre yazamayabilirim, merak etmeyin. Herkese sevgiler....