26.02.2010

POLİMER KİLDEN BİRŞEYLER...

Dün bunları yaptım, yaparken de çok keyif aldım. Özellikle anahtarlıkları yaparken, Bilge' nin oyun hamuru kalıplarından faydalandım:)) Aslında birazda buzdolabı süsü yaptım, ama onlar çoktan buzdolabına asıldıklarından, daha sonra fotoğraflayacağım.Boncukları denemek için yapmıştım, hoşuma gittiler devamı gelecek. Özellikle "kucuksheyler.blogspot.com " adresindeki çalışmalardan etkilendiğimi itiraf ediyorum. Blog sahibinin çok güzel çalışmaları var. Bilge' nin doğum günü yaklaşıyor. Kreşte bir parti yapacağız, ben de doğum günü kartları hazırlıklarına başlayım diyorum, ancak yetişir. Dün akşam daha önce hiç gitmediğimiz bir AVM 'ye gittik. İçinde kocaman bir akvaryum var, daha doğrusu iki akvaryum. Karşılıklı iki duvara yapmışlar. Birinde rengarenk küçük balıklar, diğerinde köpek balıkları, vatoslar falan var. İçi çok güzel bir resif görüntüsünde, mercanlar, süngerler. Bilge' de, bizde uzun uzun seyrettik. Çıkacağımız zaman Bilge hiç yapmadığı birşey yapıp "oyuncak istiyorum" diye tutturdu. İnatla yan taraftan alacağımızı söylememize rağmen, bizimle gelmek istemedi. Biz kapıya yönelip, yürümeye başlayınca yavaş yavaş arkamızdan geldi. Yan tarafta oyuncak reyonunda dolaştık ve her zamanki gibi süslü püslü bir at seçti. Çıkarken "niye bize güvenmedin, bak sana alacağımızı söylemiştik ve aldıkda. Boşu boşuna orda tatsızlık çıkarttın" dedim.Beni onaylayan gözlerle baktı gözlerime ama anladımı emin değilim. Bazen ondan çok şeyler beklediğimi düşünüyorum. Acele mi ediyorum büyümesi için? Aslında hiç de acele etmiyorum. Bilge 2 yaş krizi geçiriyordu bende buna bağlı sinir krizi. Koca bana dediki "bugünleri bir daha yaşayamayacaksın, tadını çıkartmaya çalış" aslında çok haklı, bir süre daha hayatının merkezinde bizler olacağız, sonra herşey değişecek...

25.02.2010

BEN...

Tesadüfen çektiğim bir fotoğraf karesini,
İçimi acıtan dizeleri,
Gerçek olmayan, ama gerçek olma olasılığı olan filmleri,
Karnımı titreten notaları,
Elimden çıkmış yamuk yumuk herşeyi,
Bu dünyayı,
hayatımızın her parçasını,
babanı
ve
seni
çok ama çok seviyorum...

24.02.2010

PAKETİMDEKİLER...

Yukarıda fotoğraflayabildiklerim "Mavi kuş Hareketi" için göndereceklerimden. Bir de örgü paketi hazırlamak istiyorum, kampanya mayıs ayına kadar sürecek nasıl olsa. Bu bitse de başkaları olur, yani ben bu "mavi kuş" un peşini bırakmayacağım. Umarım göndereceklerim işlerine yarar. Dün 1,5 film seyrettim:) 2.nin yarısını bugün seyredeceğim. İlki "Gamer" çok başarılı bulmadım, tuhaf bir aksiyondu. Gerard Butler' ın varlığı ve ilk kez sinema filminde izlediğim Michael C. Hall bile filmi kurtaramamış. Ardından yarısını izlediğim "The Wicker Man"
gayet başarılıydı. Nicolas Cage' in izleyip de beğenmediğim bir filmini hatırlamıyorum zaten. Bu arada "Muz Sesleri" devam ediyor ve hala yorumsuzum. Bilge baya iyileşti, özellikle öksürüğü azaldı. Beni çok korutmuştu, sık sık ve şiddetli olunca, insanı çaresiz bırakıyor. Ilık ballı su ve pekmez bu konuda imdadımıza yetişti, tabi birde içiremediğimiz ıhlamur var. Sabah Kreşe bırakırken ilacının üzerinde körler alfebesiyle ilacın adının yazdığını fark ettim. Dokununca gördüm zaten, bakınca öylesine kabartılarmış gibi görünüyordu. İlk kez bir ilacın kutusunda böyle bir şeye rastladım. Belki de hep vardı, ama ben fark etmedim. Ama ne düşünceli birşey. Bence tüm ilaçlarda, hatta kullandığımız herşeyde olmalı. Ambalajlar sonuçta insan hayatını kolaylaştırıyor, ama bu sadece gören insanalara yönelik olmamalı. Akşam kitap okurken uyuya kaldım, sonra uyanıp uyuyamadım. Sabah da ilk kez kalkamadım:)) Hala kafamı toplayabilmiş değilim. Ben uyku insanıyım, böyle olunca dengem bozuluyor. En iyi ilaç sıcacık bir sade kahve.
Ben kahvemi yapayım...

23.02.2010

KULLANAMAYACAĞIM KELİMELER...

21,02,2010 Tarihli HaberTürk' teki "Sözcükler" yazısı, Pakize Suda' nın yazdığı etkileyici yazılardan biriydi. ( http://www.yazarx.com/FYasamMagazin/pakize-suda/21-02-2010/sozcukler/198538.aspx ) Yazıyı okuduktan sonra, gerçekten de hayatımızdan çıkartığımız, kullanmak zorunda olmadığımız ya da güncelimizde olmayan kelimeleri düşündüm. Her kelime, bir obje demek. Onlar hayatımızın dönemlerini de ifade ediyor. "en acıklısı da bir gün anne, baba diyememek" cümlesi, vurucu bir etki yaptı bende. Gerçekten de böyle... Yitirdiklerimiz, yitirebileceklerimiz... Aslında hepimizin ortak korkuları bunlar, dillendiremediğimiz, iç burkan...
" Ne yapalım hayat böyle ve devam ediyor" diyerek boyumdan büyük bir lafla yazımı sonlandırıyorum...

p.s: Fotoğraflardaki uçları önceden yapmıştım, bugün kolye oldular. Biri polimer kilden, diğeri tel sarma.

22.02.2010

KIRMIZI GÜLLER...

Cuma günü akşam üzeri Bilge' nin ateşi olduğunu haber verdiklerinde; ben ofisten, koca bulunduğu yerden hemen kreşe gittik. Bilge' yi alıp doktora götürdük. "Bademciklerimiz iltahaplnamış" dedi ve yine antibiyotik kullanmaya başladık. Cuma gecesi ateşi bir indi, bir çıktı ama keyfi yerindeydi. Cumartesi Antalya' dan gelen arkadaşımla buluştuk. Bilge' yi uzun süredir görmemişti. "Çok büyümüş, genç kız olmuş" dedi. Bir de etrefında son zamanda gördüğü en sakin çocuk olduğunu söyledi. Bilge'yle prensesli bir saat aldık. Sürekli "hiii saat üç buçukkkkk olmuş" diyor. Bir de çiçek almak istedi. Sakaryada çiçek satan bir amcanın tezgahından kırmızı bir primula seçtim ama o beğenmedi. Bir demet kırmızı gül aldı. Bu kırmızı gülleri eve kadar taşıdı ve evde yerleştirdiğimiz vazoyu odasına koydurdu. Oyuncaklar da etrafında. Pazar günü dışarı çıkmadık, evdeydik. Bol bol film seyretti, oyun oynadık. Cumartesi kendime bir sürü kitap aldım. Bilge' yle beraber aldığımızdan mıdır anlamadım, ne zaman kitabımı elimden bıraksam "kitabı öyle koyma, yırtılır" diye beni uyardı. Bunu da yazmalıyım kızım artık, hem söz yazarı, hem besteci, hem de solist oldu. Kendi uydurduğu şarkıları söylüyor. Bize sürekli konser veriyor. Ama çok kaprisli , bizim ona eşlik etmemize sinir oluyor:) "Muz Sesleri"' ne başladım. Daha önce Ece Temelkuran' ın hiç kitabını okumamıştım. Dün 80-90 sayfa kadar okudum ama şimdilik yorum yapmayacağım, devamında yorumum olacak. "Ghosts of Girlfriends Past-Hayalet Sevgililerim" filmini izledim onu da çok vasat buldum. Uzun zamandır seyredip, tekrar seyretmeliyim diyebileceğim bir film seyredemedim:( Bu sabahtan beri ofiste bir yoğunluktur gidiyor. Uzun süredir aklımda olanı "mavi kuş hareketi" olarak yapmış arkadaşlar. Ben de bir paket yapıp yollayacağım. Siz de bir bakın bakalım derim...

Asortik Krep'in Blogu: Örgü Destek Kampanyası / Mavi Kuş Hareketi

Asortik Krep'in Blogu: Örgü Destek Kampanyası / Mavi Kuş Hareketi

19.02.2010

YAĞMURLU SABAH...


Gördüğünüz gibi tedbirliyiz, yağmurda kimmiş, bizim mor kulaklı şemsiyemiz var:)) Dün akşam "Bilge' yi erken uytma" planım çok iyi işledi. Uzun uzun dans edip, hopladık zıpladık. Ardından masal okurken 22:00 de uyuya kaldı. Ben çok sevindim, gerçi erken sevinmişim, bunu sabah 5:30 yanımda biten Bilge' yi görünce anladım:((( Ama olsun, pes etmek yok. Bu arada okuyacağımız kitabı kendi seçip getiriyor, resimli olması tercih sebebimiz. Dün uzun yıllardır hayatımda olan bir arkadaşımla konuştum. Sonunda evlenmeye karar vermiş ve temmeuzun 3' ne gün alacaklar bugün. Umarım çok ama çok mutlu olur. Yarında Antalya' dan gelen bir arkadaşımla buluşacağız. O da hamile, 6 aylık falan olsa gerek. Ben uzun zamandır görmüyordum, Bilge' yi de görsün istedik. Yarın buluşup yemek yiyeceğiz. Bilge' ye sinema sözüm de var, bakacağız artık. Sabahtan beri yanlış hesaba para gönderen bir müşterimle uğraşıyorum. Nerden çıktı bu Iban Numarası, sinir şey hafızada da kalmıyor. Gerçi tüm bilgilerim doğru, müşteri nasıl yanlış yolladı bilmiyorum. Erkek kardeşim yarın Çankırı' ya birliğine gidiyor. Herzaman ki gibi bilet işini son dakikaya bıraktığı için gene göremeyeceğim onu. Ama Çankırı yakın, gitsin bir yerleşsin, gidip göreceğiz. Bahar gelsin artık, ben kıştan çok sıkıldım. Dün tüm gün film seyrettim. "Neşeli hayat" güzeldi, "I hate Valentıne's day" çok sıradandı. Dexter'ın 3.sezonunu da bitirdim. Bugün canım hiç birşey yapmak istemiyor...

18.02.2010

TEMBEL KOCA...


Bu fotoğrafları çok sevdim, ortadakini Bilge çekti bu arada. Bugün de paylaşmak istedim. Başlığa gelince sabah bir türlü uyandıramadık kocayı, ve taksiyle kreşe gittik. Araba kullanmadığıma çok kızdım. Üstelik de gayet yaşlı başlı taksici amca, gözümün içine baka baka beni dolaştırdı. Normalde kıyameti kopartırdım ama, sabah sabah o yaşta bir adamla tartışmayı hiç canım istemedi. Bir daha ki sefere direk adres vermeyip, yolu tarif etmeye karar verdim. Dün Bilge' yle" tatlı "günü yaptık. İki büyük boy elmayı rendeleyip yulaflı bisküviyle karıştırıp, toplar yaptık. Bu kısım feciydi Bilge "ellerim yapıştı " diyerek etrafı batırdı. Arkasından çikolatalı puding yapıp bu topları pudinge buladık. Artan pudingi Bilge akşam döke saça afiyetle yedi. Bir de öncesinde çırpma telini yaladı yuttu. Bu arada tarifi her nekadar Sibel söylesede kaynak Nuray' a ait. Nuraycığım harika bir tarifti, teşekkür ederim. Akşam film almıştık Bilge'yle, bu arada çocukların "fil hafızalı" olduklarına karar verdim. "Buz Devri 3" ü sinemada seyretmiştik, filmini görünce istedi ve sinemada izlediğimizi hatırladı. (geçen yıl) Sabah "rüyamda buz devri gördüm" diyordu:))) Zaten filmi izlerken ki kahkahaları çok güzeldi. Biz daha çok onu seyrettik:)) Bu hafta sonu yeni kitaplar almak istiyorum. Bir de kütüphane üyeliği var gündemimde, gerçekleşince ayrıntıları yazarım. Bugün "Dexter" ın 3. sezonunu bitirmeyi hedefliyorum. Çok ironik "kötüleri öldüren iyi katil" ama ne yapayım seviyorum. Dünkü spor seansımın bana yadigarı bacak ağrısı var bende bugün. Step tahtalarını kaldırmışlar (birileri düştü heralde) Ritmik aerobik çalışmaya başladık. Bu ağrıda ordan geliyor yani:))

17.02.2010

DÜNÜN ÖZETİ





Yukarıdaki fotoğraflarda da görüldüğü üzere, yarım iki kolyemi tamamladım. Akşam bir müşterimize gittik, Bilge' nin fotoğrafıda ordan. Fotoğraftaki hayvan topluluğu Bilge' nin çantasında yaşıyor ve bir bu kadar daha var, ufacık çantada. Bunların yanında çantanın içine kocamanda bir de taş koymuş. Ben bu arada ne kadar ilgili bir anneyim ki, tıka basa dolu çantayı kontrol etmemişim. Dün yemekten sonra, kocanın işini bitirmesini beklerken oyalansın diye çantayı açınca fark ettim. Allahtan ortalık kalabalık değildi de, kimse görmedi. Artık biz farketmeden laflarımızı kapıyor, bu lafları ortamda yerli yerinde kullanıyor, çantasını kendi dolduruyor... Kısacası büyüyor... Akşam ofiste tavşanlı bir bardağa özenip, üç bardak su içti. Israrla da tuvalete gitmedi. Yolda tutturdu "çişim geldi" diye. Tam da trafiğin ortasındayız, ama gideceğimiz yere çok az kaldı. Ben "tut biraz" dedikçe "nasıl tutayım, elimle mi?" ben "hayır, çişe söyle dursun biraz" Bilge "çiş! dur biraz orda ya" kahkahalar arasında, zıplayarak ve kaçırmadan sonunda tuvalete ulaştık. Akşam boyunca 3-4 defa daha gitti. Birde iki saniyede insanı çileden çıkartabilme yeteneği geliştirdi, daha doğrusu bu yetenek hep vardı ama bu kadar gün yüzüne çıkmıyordu. Kızacağımı bile bile, beni deli edecek bir şey mutlaka buluyor. Dönerken arabada ısrarla oturmayıp, hoplayıp zıplamasına, bağırınca ben, koca da çıldırıp bana bağırdı:( Bir süre sessizliğin ardından, dönüp kocayı taklit ederek Bilge, bana bağırdı. Ben ve koca surat asarken birden koptuk. Koca Bilge' ye yaptığının yanlış olduğunu anlatmaya çalıştı, bir taraftan kikirdereken (işe yaradığını hiç zannetmiyorum) Ben de eve gelince vurdum kafayı yattım. Tabi Bilge' yi erken uyutmak için hazırladığım tüm komplo çalışmalarım suya düştü. Ne yorucu bir akşamdı, yazmaktan yoruldum:)))

16.02.2010

UÇAN ADAM


Cumartesi günüyle ilgili, bugün yazmak istemiştim. Ankara Sanat Tiyatrosu'nda "Uçan Adam" ı seyrettik. Müzikli danslı, güzel bir çocuk oyunuydu. Bilge ilgiyle izledi. Saat 12 ye doğru evden çıktık, Kolej' den Kızılay' a kadar yürüdük. Aslında mesafe kısa ama Bilge' yle uzayabiliyor:) Belki yağmur yağar diye bir elinde mor şemsiyesi, sırtında çantası "baaak dede oldum şemsiyemle" diyerek yürüdük. Hiç şikayet etmedi. Yolda iki kız balon verdiler, bence vermeseler daha iyi olurdu. Bütün gün ben taşıdım o balonu, ne kadar patlar diye umut etsem de sonunda cebren patlatmak zorunda kaldım:)) Önce biletimizi aldık. Bu arada mutlaka söylemem lazım, gişedeki bayan çok ama çok güler yüzlü. Baktık daha bir saat var çıktık biraz dolaştık, biraz malzemem eksikti onları aldık, Bilge' ye birşeyler alıp döndük. Çok usluydu kızım, sabırsızlanıp mızmızlık yapan çocuklara, dudağını bükerek baktı. Arkamızda beş yaşında bir kız vardı sürekli bizi takip ediyordu. Bir ara ayaklarını benim koltuğa vurunca annesi "teyze rahatsız olur, yapma" dedi, çok bilmiş hanımefendi " teyze değil ki, anne o bir kere" dedi. Biz tabi güldük, bu arada arkamızdaki sohbete istemeden de olsa şaşakınlıkla kulak misafiri oldum. Birbirini tanımayan iki kadın oyun başlayana kadar ki süre içinde ( yaklaşık 8-10dk) tüm hayat hikayelerini paylaştılar. Birinin 3,5 yaşında bir oğlu olduğunu ve kocasından boşandığını, babanın çok ilgisiz olduğunu, çocuğun kreşe gittiğini ve yalnız bir anne olmanın tüm zorluklarını ondan, diğer 5 yaşında kızı olan anneden de iyi bir evliliği olduğunu, ama işsiz kaldığı için kızını kreşten aldığını , evde kendi ilgilendiğini ve bu durumun tüm zorluklarını da ondan dinledim. Nasıl rahat konuştular şaştım kaldım, birbirlerinden telefon numaralarını alır arkadaş olurlar diye bekledim ama almadılar galiba. Gerçi oyunun sonuna doğru cüzdanımı kaybettiğim için yana döne aranıyordum. Allah' tan herkes çıkınca koltukların altında buldum. Bizim milletimize has birşey bence bu, paylaşmaya daha açık bir milletiz. Özellikle de hayatın zorluklarını, mutsuzluklarımızı. Kötü birşey mi, bence değil ama bu tarz konular çocukların yanında konuşulmamalı. Çünkü ikisinin de çocuğu can kulağıyla dinliyorlardı annelerini. Neyse uzatmayım oyun çok güzeldi, Ankara Sanat Tiyatrosu' nun sıcacık ve samimi bir ortamı var, tavsiye ediyorum. Uygun bir zamanda da "Karpuzun İçindeki Masal" oyununa gideceğiz. Akşam kişisel bakım yaptık kızımla, önce banyo ardından manikür pedikür derken vücut losyonunda boğulma, saç kurutma, dudak parlatma baya zamanımızı aldı. Kış olimpiyatlarını seyrederken uyuya kalmışız. Koca gelince uyandım, Bilge' yi yerine yatırmış. Bir türlü yatağında uyutamıyorum. Masal okuma, filim izleme hepsi nafile illa sağda solda uyuyacak. (bana çekmiş) Böyle olunca da uyku saatini sabitleyemiyoruz. Bakalım bununula ilgili bir kaç şey var kafamda, umarım işe yarar. Son zamanlarda günlerim Bilge' ye birşeyleri yaptırmak ya da vazgeçirmekle ilgili planlar düşünüp, uygulamaya koymakla geçiyor:)))

15.02.2010

O PARK SENİN BU PARK BENİM...


Pazar günü tam anlamıyla başlıkta ki gibi oldu. Arabamız servisten çıktı, hava da fena değildi. Önce Cebeci' de yeni yapılan 50.Yıl Parkı' na gittik. Çok güzel yapmışlar, tam da tepenin başı. Tüm Ankara ayaklarınızın altında. Bir sürü çocuk oyun alanları var, Bilge keyfini çıkarttı. Sonra "ata bineceğim" diye tutturunca Altın Park' a gittik. 10 dakika ata bindi, kış geldiğinden beri gitmediğimiz için, dün at üstünde çok mutluydu. Seneye binicilik dersini düşünüyoruz bakalım. Karnımız acıkınca eve gelmek yerine, bir AVM' ye gitme gafletinde bulununca hayatımız kaydı. "Sevgililer Günü" manyaklığında tıklım tıklım yemek yemeye çalıştık, yediğimizden de bir şey anlamadık, Bilge kendine güzel bir kitap aldı ve kendimizi dışarı attık. Aldığı kitabın ismi "Çiftlik hayvanları" resimli güzel bir kitap. Cumartesi gününden yarın bahsedeceğim, zira tiyatroya gittik:))) çok eğlenceliydi. Bu arada Bilge yaklaşık bir aydır tırnak yemeye başladı:( Bugün öğretmeniyle de konuştuk. Bilge "tırnaklarımı ben kesmek istiyorum, ağzımla kesiyorum" dedi. Bende bol bol manikür yapıyorum yanında özensin diye. Birkaç gündür ellerini uzatıp "uzamış mı banada yapalım " diyor ama bakalım. Bu yöntem işe yaramazsa acı tırnak cilası deneyeceğim. Bir de işin psikolojik tarafı var tabi. Neye takıldı, onu bulmam gerek. Bugün kapalı bir hava var Ankara' da. Bol rüzgarlı, "bızzz" dedirten türünden. Geçen sene nisan ayı mıydı bahar izleri görmeye başlamamız? Çok özledim baharı, bir de denizi. Neyse uzatmayım listemi:)) Bugün yapılacak çok işim var...

12.02.2010

ATKI GİBİ...


Önceki gün başlamıştım, dün de boncuklarını yaptım ve bugün taktım dolaşıyorum. Atkıdan çok aksesuar denebilir aslında, özellikle kıyafet tamamlamak için bence çok güzel oluyor.Dün Antalya' dan gelen bir arkadaşımızı görmeye gittik. Kocayla ofisten taksiye bindik, Bilge' yi de kreşten aldık devam ediyoruz. Taksiye biner binmez dikkatimi çekti. Camları acayip ötesi temiz, öyleki iki kez elimle cam var mı diye kontrol ettim. En sonunda dayanamadım şoföre sordum. Adam önce bir güldü ardından "abla hiç sorma o benim hastalığım, yağmur kar demem bir elimde ıslak bez diğerinde kuru silerim sürekli arabamı. Duraktaklerin diline düştüm sırf bu yüzden, hatta hanım bile camları bana sildiriyor " dedi. Ben de dışımdan "helal olsun" içimden, "bizim camlarıda silen olsa" dedim:)) Bu arada hiç sevmem cam silmeyi, balkon yıkamayı, ütü yapmayı. Aslında ben ev işi yapmayı sevmiyorum. Hiç keyifle yapmam, keyifle yapana da şaşar kalırım. Bir yemek yapmayı severim o kadar, gerisi mecburiyetten yapılıyor. Çok denedim evle kafayı bozan bir kadın olayım diye ama olmadı mı olmuyor işte:) Bu sabah plates seansına gittim, çılgın hatunlar vardı gene. Seans saatini beklerken oyun salonunda "solo test" oynarken iki taş kalınca çok sevindirik mimikler yapmışım, bunu fark etmişler hemen sordular kaç taş kaldığını. Ben de söyledim iki diye, tebrik ettiler beni ve mimiklerimden bahsettiler hep beraber güldük. Umarım bende o yaşta onlar gibi olurum. Neşeli ve çılgın olmak bir yana tığ gibilerdi, bayıldım. Bugün böyle gülümseyerek başladı, devamı da böyle olur umarım...

11.02.2010

KOLYE UÇLARI YAPTIM...

Uzun süredir polimer kille takı yapmadığımı fark ettim. Dün öğlene kadar oturdum bunları yaptım. Çok keyifiydi, küçük güller yapraklarla güzel bir görüntü oluşturdular. Öğlen spora gitmesem de devam mı etsem diye düşünmedim değil. Ama programımı aksatmadım, salona gittim. Bir değişiklik yapıp haftada iki olan fitness seansımı bire indirip, onun yerine step seansı koydum. Böylece plates, fitness ve step seanslarım oldu, nur topu gibi. Dün de ilk kez step seansına girdim. Çok kalabalıktı, yaklaşık kırk kadar kadın tıkış tıkış göbek attılar, ben de şaşkın seyrettim. Seansın ortalarında, böyle bir göbek atma durumları var anladığım kadarıyla. Gerçi zavallı hoca step adımlarıyla göbek atmayı uyarlamaya çalışsa da herkes kafasına göre oynuyordu. Tabi bir taraftan da kakara kikiri. Bu neşe yer hareketlerine geçince tamamen kayboldu:) Seans sonunda sırılsıklam olmuştum, bu arada bu gurubun da en genci benim galiba:(
Bilge dün akşamdan beri tam bir patlamaya hazır bomba kıvamında. Herşeye "hayır" diyor, herşeyi ağlayarak istiyor. Akşam uzun süredir tamirde olan dizüstü bilgisayarımı yapılınca eve götürme gafletinde bulundum. Kocayla yediler birbirlerini, ben pes edip yatak odasına kaçtım ve kitap okurken uyumuşum.Gece bir ara kalktım baktım herkes yerli yerinde, geri yattım. Sabah gene bıraktığı yerden uyandı hanımefendi. Keyfi olsun diye elbise bile giydirdim. Beni banyoda rimel sürerken yakaladı, tutturdu "bende istiyorum " diye. Ben de herzaman ki yöntem sürüyormuş gibi yaptım, ama tabi ruj sürmeye gelince bu yöntem başarısız kalıyor. Neyse hafif bir ruj sürdüm, ablam beğenmedi, bir kat daha geçirdi. Beğenmediğini anlatmak için ağlama yolunu seçtiği için, güya sürdüğümüz farın "ıslandığını" söyleyip gene sürmemi istedi. Bu böyle enaz 5-6 kez tekrarlandı. Vız vız ağlama eşiliğinde, bir türlü kurutamadık gözü. Tam evden çıkarken eldivenine parmağını yanlış soktuğu için ağlayınca, koca çığlığı bastı. (yazarken bile yoruldum) Ağlaya ağlaya indik aşağıya, yolda ağlamayı bırakıp bana dönüp" rujum duruyor mu?" dediğinde ben koptum zaten. Arkadaşlara dağıtılmak üzere baba marketten tofita alarak Bilge' nin gönlünü aldı ve selametle kreşe teslim ettik. Anne baba olmak demek, suçu hep kabullenmek demek, hep idare etmek demek...

10.02.2010

SEN BÜYÜRKEN...


Sen büyürken neler olduğunu anlatmak amacıyla bir araya geldi bu satırlar. Belki dünyaya, insanlara ya da bana isyan ettiğin bir gün, sana gösterebileceğim belki teselli, belki savunma yapabileceğim bir araç olur diye. Menfaat kokuyor böyle yazınca belki, ama geçmişe dönüp sana gösterebilme gibi bir şansım yok. Sadece fotoğraflar ya da videolar yetmezki seni, seninle birlikte yaşantımızı anlatmaya. Belki vaktim olmaz iki satır okuduğum bir yazıyı, şiiri sana okumaya. Aslında korku bu, gelecek korkusu... Yetişememkten hep korktum, geç kalmışlığım azdır. Sana bakıyorum, ne çok benziyorsun bana. Gülümsüyorum, hayat en az bana davrandığı kadar, iyi davransın sana...

9.02.2010

BİTMEYEN ENERJİ...

Bu başlıkla kendimiden değil, elbetteki Bilge' den bahsedeceğim. Akşam babası kreşten alıp, ofise getirdi. Yeni yaptığım işlere baktı. Geçenlerde doğal taştan boncuklar almıştım, malzemeyi pembe çiçekli tülden bir keseye koymuşlardı. Boşaltıp keseyi ona verdim, çok sevindi. Bilge' ye yapıpıta gönlü geçtiği için bir taraf attığı kolyeleri, bileklikleri, tahta boncukları içine doldurdu ve "yarın bunları arkadaşlarıma hediye edeyim mi?" diye sordu. Ben de "öğretmenin izin verirse olur "dedim. Akşam "ben iyi bir çocuğum" gazıyla masada sorunsuz yemek yedi. Koca pek bir yorgun, pek bir " gözüm kanepeye serilmek çekiyor" edasında olduğu için, Bilge'yle tüm akşam ben ilgilendim. Önceki hafta özenlice poşetlediğimiz ouncaklarla oynadık. Ben her paketi bir akşam için düşünmüştüm, ama hata etmişim. Her paket oyuncak onu ancak on dakika oyalayabildi. Bu yüzden tüm paketleri açıp, oynayıp, geri kapattık. Yöntem en azından Bilge' nin ilgisini çekti ve ben toplarken zorlanmadım. Dün sporda çok yorulduğumu fark ettim ve akşamın sonuna doğru pes ettim. Halime acıyan koca kanepeden doğrulup, "kızımla biraz da ben oynayım" diyerek, Bilge' yi alıp odasına götürdü. On-onbeş dakika geçmedi Bilge yanıma geldi "baba yatağımda uyudu" dedi. Kıvrıldı yanıma, bir süre sonra o da uyudu. Biraz kitap okudum, ben de yattım. Sabah yüzümü okşayan küçük bir elle uyandım. "Çok acıktım" diyen Bilge' ye biraz mısır gevreği hazırladım. Mutfakta yemek yerine salonda yiyen güzel kızım, en sonunda sütlü gevreği kanepeye boşalttı falan filan. Ortalık zaten dağınıktı, bu da son nokta oldu. Akşama kaçınılmasız büyük temizlik var. Bu arada fotoğraftan da anlaşılacağı üzere gene ve gene firkete işi kolyeler yaptım. Koyu renk olanı aslında birisine hediye edecektim ama vazgeçtim. Aslında ben çok bonkörümdür, bilenler bilir. "Bu güzelmiş" diyene nerdeyse üzerimdekini bile düşünmeden veririm. Ama bu durum biraz farklıydı ve ben vermek istemiyorum. Bazen ufacık bir tavır ya da bir ses tonlaması beni çok rahatsız edebiliyor. Aslında adil değil belki karşıdaki insan farkında bile değildir diyorum ama öyle değil. Bence farkındalar, ben bunu hissediyorum. Buna rağmen çoğu zaman gözümü kapatıyorum, ama benim de sınırlarım var. Zorlamayın sınırlarımı...

8.02.2010

PAZARTESİ SURATSIZI...


Yukarıda da görüldüğü üzere, pek bir suratsız gittik sabah kreşe. Üfleye püfleye, kaşlarını çatarak, annenin yüreğini burkarak. Kimbilir zamanında kaç kere ben de burktum annemin yüreğini, hiç fark etmeden. Bu fotoğrafa bakınca, bu düşünce oluştu kafamda. Hafta sonundan bahsedeyim biraz. Tamamen evde Bilge' nin teatral yeteneklerinin tavan yaptığı iki gün geçirdik. Uzun uzun hikayeler anlattı bize, kesintisiz, tamamen hayali. Biz de şaşkın dinledik. Sonra renkli ışıklar saçan sopasını sırtına yerleştiripi, atına atlayarak "Mulan " oldu. Sonra kocayı da bindirdi arkasına dıgıdık dıgıdık, düşmana doğru gözlerini karartıp, at sürdüler:)Tabağa ince dilimlenmiş turp ve havuçlardan, zeytin ve peynirden gülümseyen surat yaptık. Bilge'nin "aaaa çok güzel oldu, benim arkadaşım olsun mu?" sorusuna "elbette" cevabından sonra, arkadaşını yemesini teklif edince, şaşkınlıkla suratımıza bakmasını engelleyemedik. Tabi acı sonu o da yaşadı ve afiyetle yedi arkadaşını hapur hupur:)))) Önce bir Garfield' ın son filmini izlesek mi diye düşündük ama hava çok soğuk olduğu için, bu hafta sonuna bıraktık. Arabamız da servisten çıkacak o zamana inşallah. Bu arada güzel de bir haber aldık. Erkek kardeşim acemi birliğini tamamladı ve dağıtım da Çankırı çıktı. Annem dahil, hepimiz çok sevindik. Ben Bilge' nin fotoğrafta ki beresini ördüm. Bir de montumun yakası deforme olmuştu, aynı renk bir ipten yaka örüp ekledim. Çok da güzel oldu. Koca sabah bereyi görünce "bunu ne ara yaptın, ben bir tek yakayı gördüm" dedi, ben de güldüm. Bu arada "Cumhuriyet " kitabına devam ediyorum, çoğu kısmını duygulanarak kocaya da okuyorum. Bu yüzden biraz yavaş ilerliyor. Dün akşam kitaplığımda "Tongue Fu-Sözlü Dövüş Sanatı" kitabını gördüm. Sibel' den okumak için almışım, ama hiç okuma fırsatım olmamıştı. Akşam baya bir kısmını gene kocaya da okuyarak inceledim. Tavsiye ederim, çok faydalı bir kitap. Öyle başlığına bakınca "laf ebeliği öğretiyor " diye düşünüyorsunuz ama tam tersi. Aslında bunun hiç de hoş olmadığını vurguluyor. Bu sabah tahsilat için aradığım bir kaç yerde önerilerini denedim, hem gerilmedim hem de öğleden sonrası için söz aldım. Kitabın dili çok anlaşılır ve atölye çalışmaları, insanların yaşadıkları paylaşımlar, espirili bir dille anlatılıyor. Deneyin derim....
Sibel ' e ufak not: Bende başka kitabın yok:)))

5.02.2010

BİLGE VE ANNE ELİ...


Dün ben işe, Bilge kreşe gitmedik. Evde takıldık, bir ara dışarı birşeyler almaya çıktık. Bu fotoğrafı da o sırada çektim. Bilge' nin çok hoşuna gitti. "El baskısı yaptık değil mi?" diye uzun uzun seyretti. Çok güzel filimler seyrettik. "Happy Elf" ve "Yukarı Bak" filimlerini birkaç kez izledik. Babamız sabahtan uçakla İstanbul' a gitti, akşam döndü. Hava kötü olduğu için ben biraz endişelendim, ama rahat bir yolculuk yapmış. Geleceğimize yönelik bir teklif aldı, iki gündür bunu düşünüyoruz. Karar verince yazarım zaten. Hayırlısı diyorum, herşeyin hayırlısı. Dün biraz da bunu etkisiyle boş boş dolanıp durdum evde. Bu sabah yürüyerek gittim spor salonuna. Her yer bembeyaz ve soğuktu. Hareketli bir seanstı, artık topla iyi anlaşıyoruz. Ofise geldim bir türlü ısınamadım. Bilge' de sabah pek bir nazlı niyazlıydı. Bugün bol bol hesap kitap yapacağım, o yüzden pek keyfim yok. Ama geçer bu halim birzadan, sıcak bir kahve içeyim kendime gelirim. Gelirim heralde...

3.02.2010

İPEK KOLYE...


Dün bu kolyeyi bitirdim,mor olanı yani. İlk kez ipek kumaşla çalıştım, çok hoşuma gitti. Diğer firkete işi kolyeyi de tamamladım. İpek olanı pasaja koydum, ama diğerini kendim kullanacağım.
Dün kolyelerle uğraşırken "Surrogates" (suretler) filmini izledim. Buruce Willis' i görünce almıştım ama çok beğenmedim. Akşam babası aldığı andan itibaren Bilge, tam bir suratsız, keyifsiz tabiri caizse nane mollaydı. "Ufff ben çok sıkıldım, baba senin bir sorunun mu var? anne sana sinir oluyorum" cümleleri aklımda kalanlar oldu. Ne yapsak nafile, bizde bıraktık kendi haline (kafiyeli oldu) En son ben yatakta kitap okurken yanıma geldi "ben seninle yatayım mı?" dedi, sarmaş dolaş yattık, kocayı da onun yatağına postaladık:)) Gece o kadar kıpır kıpır yattı ki, sürekli uyanıp üstünü örttüm. Galiba tüm gün kreşte özlüyor bizi. Sabah elbise giydirdim, mutlu olsun biraz diye, işe de yaradı, güle oynaya gitti kreşe. Artık kocaman bir insan, arada onunda canı sıkılabilir sanırım. Biz hep bedensel bir sıkıntının keyifsiz yapacağına şartlamışız kendimizi, ama öyle değil demek ki. Bu arada ben dün, tüm ofis işlerimi de hallettim, bir de Bilge' ye çerçeve boyayıp, polimer kille süsledim. Bugün vernikleyeceğim, spora gideceğim ve yarım işlerimi tamamlayacağım. Akşam Bilge' yle oyun oynayıp, kitap okuyacağım. Belki domestik tarafım zıplar ve akşama bir de ufak çaplı bir temizlikle, portakallı kek sığdırırız. (abarttım mı?)
Bugün Sunay Akın okumak geldi içimden, yazdım defterime, buraya da ekliyorum...
DAĞ YOLU
benden kısadır boyun
bir köy otobüsünün
dağa tırmanması
gibi uzanırsın
dudaklarıma
katılmaz oldu nicedir yolumun
tozu dumanına
SUNAY AKIN

2.02.2010

SİYAH BEYAZ YAŞAMAK...


Nasıl keyifle otururduk televizyonun karşısına, ne tek kanal olması, ne de siyah beyaz olması hiç önemli değildi. Belki de siyahın ve beyazın tüm tonları, ışığın tüm oyunları, renkleri kafamızda canlandırmaya yetiyordu. Seçeneksiz olmak, belki hayal gücümüzü zorlamamızı sağlıyordu. Kimsenin şikayet ettiğini hatırlamıyorum. Ardından gelen, gelişmişlik adına ne varsa, kucağımızı açtık. Öylesine hızlı bir değişimi, nasıl kabullendik şaşırıyorum. 32 yıllık yaşamımda sıraya sadık kalmaya çalışarak anlatayım. Radyo hep vardı, siyah beyaz tv, renkli tv, uzaktan kumandalı tv, ev telefonlarının yaygınlaşması, merdaneliden sonra otomatik çamaşır makinası, iki kapılı buzdolabı, elektronik daktilo, bilgisayar, cep telefonu, el kamerası, vcd, dvd, disketten cd ye geçiş, dijital fotoğraf makinası, dizüstü bilgisayarlar, internet, msn, plazma tv.... ve daha bir çok şey.Bu kadar kısa zamana, bu kadar çok hayatı kolaylaştırmak ve yaşam kalitemizi arttırmak adına sığdırılan aletler. Çoğu vazgeçilmezimiz, çoğu da isyan sebebimiz. Bu teknolojik gelişimimiz bir de kültürel gelişimimiz var tabi. Türkan Şoray kanunları diye bildiğimiz öpüşme sahnesi bile olmayan filimlerden, günün her saati televizyonda alalen görebileceğimiz yayınlara geçtik. Artık kimse çocuğuna "nasıl dünyaya geldim?" sorusunu cevaplamakta zorlanmıyor. İnsanlar ulu orta dertlerini, abartarak duygularını gözyaşı seliyle, milyonlarla paylaşıyorlar. Bir anda şöhret olabiliyorlar. Eskiden dergilerden takip edilen magazin unsuru, her gün gözümüzün içine sokuluyor. Görücü usulü evlilikler nerdeyse müzelik olurken, evlenip bir ay sonra boşanmak oldukça sıradan görünüyor. Aşka daha iyimser bakıp, çocuklarımızın flörtü olmadığı zaman kaygılanabiliyoruz. Kocalarının metresleri olması ya da karılarını aldatmaları doğal bir durum olduğu gibi, göğsümüzü gere gere "kadınların erkeklerden daha çok eşlerini aldattıklarını" yapılan araştırmalarla kanıtlıyoruz. Çocuklarımızın sanal bir dünyada yetişmesi, edebiyattan, müzikten, resimden bir haber yaşaması, onlara sağladığımız yaşam kalitesi arttırma çabalarımızın sonucu, gözümüze bile gözükmüyor. Teknoloji düşmanı falan değilim elbette tüm bu nimetlerden ben de faydalanıyorum. Bunu asla inkar edemem, ama tüm bu donanımları parasını ödeyip yaşamıza dahil ederken, neden kültürel anlamda hiç birşey yapmıyoruz?Önümüze konan herşeyi çok çabuk kabul ediyoruz. Neden dünyadan bir haber yaşıyoruz? Neden dünyanın diğer ucunda ki ya da ülkenin başka bir şehrinde yaşanan dramı görünce, kanal değiştiriyoruz? Kendi başımıza gelene kadar dünyada hiç sorun yokmuş gibi davranabiliyoruz oysa...

1.02.2010

KULAK AĞRISI VE KIRMIZI PAPAĞAN...

Perşembe günü yazmıştım en son. O günden bugüne özet geçeyim. Karıştığımız trafik kazası bize de arkadan bir aracın çarpmasıyla 6 araçlık zincirleme bir kaza oldu. Arabamız çekiciyle servise gitti, tahminen 15-20 gün alacak çıkması. O gün akşam taksiyle, çok zor döndük eve. Koca moral olarak çökmüştü. Haytatta en sevdiği şeylerden biri araba kullanmaktır ve arabası tabi. Başına böyle bir şeyin gelmiş olmasının şoku, yeni yeni geçiyor üzerinden. Perşembe akşamı Bilge' yi alırken "cuma günü geleyiz "dedim. Kızımla evde keyif yaparız diye düşünmüştüm. Sabah keyifle kalkan Bilge, bir süre sonra "kulağım ağrıyor" diye ağlamaya başladı. Ben şaşkınlık içerisinde, ilk kez kulak ağrısı çekiyoruz çünkü, kaptığım gibi doktora götürdüm. Doktor amcamız iyice muayne etti ve kulağında enfeksiyon başladığını söyledi. "Burnu tıkalı olunca, kulağı etkilenmiştir, çocuklarda sık olur endişelenmeyin "dedi. Bir karışım yaptılar kulağına ve antibiyotik kullanmaya başladık. Onun dışında evdeki ilaçlardan kullanmamızı söyledi. O gün kar henüz erimemişti. Mor kulaklı bir şemsiye aldık kendisine, dünyalar onun oldu. Ben kar topu yaptım, o fırlattı "heyooooo" diyerek. Cumartesi günü baktım keyfi yerinde Kızılay' a indik. Bilge' ye bot, kaban,pantolon ve kırmızı papağan aldık. Herkese önce papağanını, sonra botlarını gösterdi. "Karnım acıktı" dedi, bir güzel doyurduk karnını ardından bindik otobüse eve gelmek için. Otobüs çok kalabalıktı. Bilge kucağımda oturuyordu, kendisine çarpıp geçen kadına bir sürü laf saydı. Beni otobüste bağırarak şarkı söylemekle tehdit etti. Allah' tan kısa sürdü yolculuğumuz. Eve geldik, biraz oynadı sonra uyudu. Uzun bir uyku çekti, uyandığında ateşi olduğunu fark ettim. Ateş düşürücü verdim yanaklar kıpkırmızı oldu, bir tek atlet bıraktım üstünde. Halsiz, dermansız yattı kaldı. Bu sırada babamız geldi. Onun kucağında da yattı öyle "hadi babaya aldıklarımızı gösterelim mi?" diyince fırladı yerinden. Giydi kabanını, çıkarmadı üstünden, getirdi papağanını gösterdi sevinçle. Sonra hızını alamadı odasından bir sepet oyuncak getirdi, boşalttı salonun ortasına... Ardından ateşi hızla düştü, iştahsızlığı dışında bir sorun olmadı. Gece de rahat uyudu. Kendime siyah bir bere örmek dışında, hiç birşey yapmadım. Kitap bile okuyamadım. Bir de koca pazar günü tutturdu "mantı yap" diye. Yani şu üç gün; endişeli bir anne, alışveriş çılgını bir kadın ve hamarat mantı bile açan bir kadın oldum:))) Bugün normale dönmeyi umut ediyorum...