30.06.2010

NEŞELİ SABAH...

Çoook neşeliyiz bu sabah, tahtalara vuruyorum, popomuzu kaşıyorum:)) günlerdir evden ilk kez güle oynaya çıktık.Kıyafetini kendi seçti ama sabahın keskin soğuğunu hesaba katmadığı için tarafımdan beyaz bir tayt ilave edildi:))
Sabahın erken saatleri serin olsa da, sessiz sakin, yavaş yavaş yürüyüşlere başlamam için dürtüklüyor beni...

Sesi kulağıma geliyor, kimi görse, "merhaba, günaydıııın" diyor, taıdık tanımadık hiç fark etmiyor. Bir de hayali arkadaşımız var "kreşe ara verince çocuk kendini hayali arkadaşa vurdu ne yapsın " diyor babası. Arkadaşımız Ankara dışında yaşıyor, bazen İstanbul' da, bazen Antalya' da. Sarı saçları var bir de erkek çocuğu, çok güzel oyuncakları var. İsmin de biraz karasızız bazen "lüyaaa, bazen seylaaaa"(nasıl oğlan isimleriyse?) oluyor. Bu arada annem anlatır benim de "elca" adında zenci (?) bir hayali arkadaşım varmış:)) Bir de "Calliou" seviyoruz, özellikle şarkısına bayılıyoruz, ben annesine hayranım idealimdeki ses tonlu kadın. Cd' lerini aldık, uyumadan önce takılıyoruz ailecek:))



Çayımı yudumlayıp, dışarıda topuyla koşturan Bilge' yi izliyorum. Huzur hissediyorum ve herkese de diliyorum...


29.06.2010

EVRAKA, EVRAKA...

Sonunda Bilge' yi sakinleştirecek bir şey buldum, "çamur". Şarıl şurul yağan yağmurun ıslattığı bahçedeki toprak sabah imdadımıza yetişti. Sabah keyifli uyanan Bilge, evden çıkmamızla huysuzluğuna başladı. Günlerdir aynı sırayla başlıyor. "Bu ayakkabıları giymeyeceğim, gezmeye gitmek istiyorum, arabaya binmek istemiyorum ühüüüüüüüüü" diye başlayıp, bir şekilde sakinleşiyordu. Bu sabah bir türlü susturamadık, sakinleşir diye üstüne gitmedik.

Bu arada biz de depoda bir parça arıyoruz, bir müşteri gelip alacak. O kadar basit bir parça ki bedelsiz vereceğiz, ama parçayı bulamıyoruz. Bir an çığlık atmak istedim. Ağlayan Bilge' yi kucağıma aldım, gezme günlerimizin hafta sonu olduğunu anlattım, her sabah böyle yapınca bizi çok üzdüğünü söyledim. Ya ağlamaktan yorulmuştu ya da insafa geldi ve sustu. Bu arada parçayı da buldum:)) Çantasından oyuncaklarını çıkarttık. Komşumuzun bir iki fide diktiği yan taraftaki bakımsız bahçeyi keşfettik. Oturdu oraya başladı çamurla oynamaya, bana ayakkabılarını temizlemek kaldı ama iyi oldu, sakinleşti, keyif aldı:)) Küçükken mahallede çamurla oynayan çocuklara ne kadar özendiğimi hatırladım.

Keşke çocukların açık havada vakit geçirebilecekleri adam gibi alanlar olsa. Çocuk parkları kırık dökük salıncaklarla, güvenli olmayan kaydıraklarla dolu. Hiç bir işi doğru yapamayan idareciler, insanlar spor yapsınlar diye koydukları aletleri bu parkların içine yerleştiriyorlar. Çocuklarda bunların tepesinde tabi. Etraf zaten çekirdek kabukları başta olmak üzere envay çeşit çöple dolu. Park keyfi diye bir şey yok, böyle zamanlarda keşke bahçeli bir evim olsa diye iç çekiyorum:(

Apartmanlar dip dibe ve sanki kağıttan yapılmış gibi, yukardaki öksürse, aşağıdaki duyuyor. Balkona çıkınca karşıdaki komşuyla nerdeyse burun buruna geliyorsunuz. Adamın tipi de biraz bozuksa, işkillenip duruyorsunuz. Aynı anda balkona çıkmamak için fırsat kolluyorsunuz. Oturup çay falan içmekse hayal oluyor. Ne çok şikayet ettim değil mi? Bu arada parklara, apartmanlara ardından da havaya isyanı mı dile getirerek, artık yaz gelsin lütfen diyerek ayrılıyorum...




28.06.2010

CANI SIKILAN BİLGE...

Pazar günü önce buraya gittik. Bu manzarayı görünce "Aman Allahım" oldum, ardından
yaprakların arasında bu güzelliği görünce hayran hayran baka kaldım. Ama çok kalabalıktı ve sürekli "çoook sıkılddddıııım" diyen Bilge' nin de etkisiyle başka bir yere gitmeye karar verdik.
Koca Çayyolu'nda müşterimiz olan "Köfteci İbrahim" e götürdü. Islama köftesi meşhur olan bu yere gidince baya şaşırdım.Bu tarz köfteyi ilk kez tattım, çok güzel ve hafifti. Sahipleri ve çalışanlar çok ama çok kibarlardı.
Masamız önce gözümüzü, ardından ziyadesiyle midemizi doyurdu. Asıl en güzeli Bozkırda bir vaha edasındaki bahçesiydi. Hiç sevmediğim halde saksılarca sardunyaya ben dahil herkes hayranlıkla bakıyordu.


Güller ve amerikan sarmaşığıyla kaplı duvarların arasında, hala çiçekli mor salkımlar da görmek beni mutlu etti.


Minyatür güller, zinyalar, adını bilmediğim rengarenk güzellikler ve



en çok da cam güzellerini görmek beni çok mutlu etti.


Gelelim "canı sıkılan Bilge" ye. Günlerdir ağzımızda bu laf "çok sıkıldım çook". Sebebi çok basit, uyku düzenini alt üst ettiği için bu kadar keyifsiz. Önce hasta mı acaba diye korkmuştum ama sadece yorgun olduğunu fark ettim. Birkaç gündür gündüz gözünü kırpmayıp, gece de uyuma saatini uzatıp, sabah 6 da zıplayınca böyle oluyor tabi. Cumartesi günü mayo almaya gittik, yüzme dersi için. Tabi yanında kaymayan terlik ve bone de aldık. Evde bütün gün mayoyla dolaştı, tutturdu denize gidelim diye:) Hava da bir tuhaf, çocuğu alıp bir yere de götüremiyorsun. Bir bakıyorsun yağmur yağıyor, bir bakıyorsun güneş bunaltıyor. Evde kalınca da "çoook sıkıldım" lar geliyor. Allah' tan bu sabah geç kalktı, belki dengeyi buluruz...






25.06.2010

HAMARAT BİLGE...

Biz mutfağa girip, elimizin ucuyla yemek yapmıyoruz. Tüm benliğimizi adıyoruz yemeğe, sonra tadına bakıyoruz her aşamasında...


"palyaço gibiyim baaaak " diyen Bilge' ye, "mutfak palyaçosu" ünvanı tarfımdan veriliyor. İşin komik tarafı ağzını silmeye çalışan babasına "duuuur annem fotoğraf çekecek" diyor, tam OİP' liğiz anlayacağınız:))


Sabah da resim yaparak başladık güne, çok sanatsalız, gerçi kafama da bu çalışma sonucu bir fikir geldi, deneyeceğim bakalım. Her zaman ki gibi başarılı olursa bloğa, başarısız olursa çöpe:))
Bu arada bugün çok yoğun bir gün, herkese iyi hafta sonları diliyoruz ve kaçıyoruz...



24.06.2010

İŞLERİ YOLUNA KOYMAK...


Bu kolyeyi dün yaptım, yeşil mum ipliği makarada ördüm. Makara örgüsü öğrendikten sonra yapması çok kolay bir örgü. Bir parça da yeşil ipek kumaşım vardı, saç örgüsü yaptım ikisini. Ucu da takınca böyle bir kolye oldu. Bilge için yana döne yüzme dersi aradığmdan bahsetmiştim. Önce biriyle konuştum bana "8 saatte yüzme öğretiyorum saati elli lira" dedi. Ben şaşkın "yok öyle aclemiz yok ki" dedim . Normal şartlarda öğrenebileceği bir kurs aradığımı belirttim. O da var falan dedi, ama telefonda hiç güven vermedi. Derken yan komşum da aynı arayış içindeydi ve dün oğlunu yazdırdığını söyledi. Ben de görüştüm yüzme hocasıyla, haftaya cuma başlayacak. Önce tereddüt ettiler, beş yaşı tercih ediyorlarmış, ama ben deniz mazimizden bahsedip, tuvalet sorunumuz olmadığını da söyleyince sorun olmaz dediler. Deneyeceğiz bakalım. Ben on yaşımdaydım Antalya' ya taşındığımızda. Denizi de ilk kez o zaman gördüm. Yanılmıyorsam iki sene sonra yüzüyordum. Kardeşlerimin de nasıl öğrendiklerini hiç hatırlamıyorum, ama herkes yüzüyor onu biliyorum. Bilge' yi kendi başına yüzerken düşünüyorum ve heyecanlanıyorum:))
Başlığa gelince bu aralar iş yerinde acayip bir yoğunluk yaşıyoruz. Koca elinde kara kaplı defteri, gideceği yerlerin uzunca bir listesi , susmayan bir cep telefonu, gece ikilere kadar süren bir koşturma içindeydi. En sonunda listesini öncelik sırasına koyup, cep telefonuna da el koydum. Programsız çalışmanın yorgunluktan öteye gitmeyeceğinde karar kıldık. Artık arayanlara da uygun bir dille anlatıp, birkaç gün sonraya gün veriyorum. Artık böyle bir düzene müşteriler de alışacaklar.Buralarda hava anlam veremediğim bir düzende seyrediyor, yaz mı kış mı anlamıyorum, ama takılmıyorum buna. Kurak geçmesinden daha iyidir diye düşünüyorum. Bilge oyun hamurundan pasta yapıyor, bıcırdayıp duruyor bir taraftan. O yüzden kopuk bir yazı oldu, bahanemi de sundum ben artık bitireyim:)

23.06.2010

KİTAPLI GÜNLER...


Yorgunluktan ölüyorum, "yaz yorgunluğu" diye bir şey var mı acaba, "bahar yorgunluğu" gibi? Yoksa bu bana hasıl olan hal ne, bilemiyorum. Dün gene böyle uf puf dururken Koca imdadıma yetişti. Akşam üzeri düştük yola. Beypazarı' na buraya gittik. Müşterilerimizden birisi, mutfak cihazlarında sıkıntı vardı. Koca daha evvel gelmiş, çok beğenmiş. Ceviz ağaçlarının arasında, yan tarafta akan küçük derenin sesiyle çok güzel bir yer Bağ Evi. Yemekler çok güzeldi , ama biz en çok Hüsnü Bey' in sohbetinden keyif aldık. Bir insan doğduğu topraklara ancak bu kadar düşkün, kültürüne bu kadar sahip çıkar. Kelimelerin tarife yeterli olacağını zannetmiyorum, mutlaka gidin. Bilge alabalık yedi, gerçi garson abisi "mundar ettin balığı" dese de, cevabı çok iyiydi. "Köpekbalığı mı bu, ne kadar büyük, yedim yedim bitmedi" dedi:)) Yan masada oturan yabancı konuklarını ağırlayan ailenin oğluyla gidene kadar hopladı, zıpladılar. Biz kocayla osmanlı ocağında gelen kavurmaları hüplettik, ben cevizli erişte, o da yaprak sarması yedi. En son sohbet esnasında Hüsnü Bey' in ikram ettiği höşmerimle de bir cila attık. Önce dışarıda oturmuştuk ama feci rüzgar vardı, bir de anason kokusu geldi burnuma, sormayın rakıdan şaraba döneli yıllar oldu, ilk kez canım çekti:)) Bu arada Hüsnü Bey' in babası Mehmet Emin Dede var, tam 87 yaşında maşallah taş gibi, oranın neşe kaynağı. Bir de oğlu varmış "baytar" etrafta ıslahıyla uğraştığı keçileri de gördük:)) Annesi 80 yaşında sabahtan yaprakları kendi tuzlayıp bastırırmış, kimseler bırakmazmış. Böyle güzel bir gece geçirdik, döndüğümüzde çok geçti, hemen yattık. Tabi sabah kalkamadım, yürüyüşte yalan oldu:((

Neyse geleyim başlığa. Sevgili Umurun bloğunda bahsetmesiyle aylar evvel kütüphaneye üye olduk. İyiki de olmuşuz, Bilge' de film izleme alışkanlığı çok ağır basıyordu. Gerçi hala var ama ufaktan kitaplara da yönelmeye başladı. Önceleri pek gitmek istemiyordu kütüphaneye, artık güle oynaya gidiyoruz. Mutlaka etrafta sohbet edecek birilerini buluyor. Gülümseyen suratların arasından çıkıyoruz üst kata, çocuk bölümüne. Rafların arasında dolaşıyor, kitapları eline alıyor, eviriyor çeviriyor. Sonra bir kitaba karar veriyor, bir tane de ben seçiyorum onun için. Ardından büyüklerin bölümüne gidiyoruz, ben kendime kitap seçerken, oda oturup kendi kitabına bakıyor merakla.

Asla çantaya koydurmuyor kitabını. Mutlaka elinde , sırtında taşıyor:)) Sonra yine etrafta sohbet ettiğimiz kişlere "baak biz kütüphaneden kitap aldııık" yapıyor. Ben de kızını şimdiden kütüphaneye götüren anne modeli olarak gülümsüyorum.


Bu sabah babaya resim yaptı bir çırpıda, notlarının altına:)) "Gülen bir oğlan"mış bu. Bir de hayali arkadaş durumuz var, onu başka zaman anlatacağım..

Bu da Bilge' yle yürüyerek eve dönerken yolumuzdaki kiraz ağacı, bir bu kadar da öbür tarafında var.Hayran hayran bakıyoruz kendisine. Bilge' ye yüzme dersi ayarlamaya çalışıyorum, ofluyorum , pufluyorum, öyleyim yani. Çok uzattım bitiriyorum:))





22.06.2010

BU SABAH...

Bu sabah erkenden ve sürünerek kalktım. Dün çok yorucu bir gündü. Önce kütüphaneye gittik Bilge'yle, sonra spora derken saat 20:00 civarı ikimizde uyuya kalmıştık. Sabah sürünerek de olsa kalkıp giyindim. Yürüyüş için çıktım, ama binanın kapısını bir türlü açamadığım için geri döndüm. Bilge kahvaltılık gevreğini (bir tek onu keyifle yiyor) yerken, ben de dolaptaki yufkadan şöyle çıtır çıtır bir börek yapayım dedim. Böreği fırına verdim, artık yeni pek ayarından anlamıyorum bahanesine de sığınamadığım fırınıma "güzek kızart emi" diye tembihlerken radyoyu açtım. Sağı solu toparladım, derken radyoda İlhan Selçuk' un ölüm haberini duydum.
Bir büyük usta daha ayrıldı aramızdan, ben Bilge' ye yaptıramadığım normal kahvaltıyı, böreğin kızrmasını düşünürken oldu. Hayat böyle demeliyim biliyorum, hergün yeni doğanlar, hergün aramızdan ayrılanlar var. Dünyanın düzeni bu, ama kim doldurur onun yerini...

Dışarı çıktık şarıl şarıl bir yağmur, koşturan, ıslanan insanlar... Böyle hüzünlü başladı sabah. Fotoğraftakiler cuma gününden beri yaptıklarım. İlki yine ipek ve polimer kil buluşması, birkaç da metal aparat ekledim. Maviyi çok severim, mavi kolye de bir deneme yanılma projesi. Onun iyileştirilmiş hali bu yeşilli tutunculu kolye de oldu. Bir de bileklik yaptım, takım olsun diye.


Böyle başladı bugün, yağmurla. Bahar yağmuru gibiydi, şimdi güneş açtı. Ustann bu şiirini paylaşmak istedim, güzel uyu İlhan Selçuk...
BAHAR YAĞMURU
Kırkindi yağmurları sonrası
açan bir güneş gibi, içime doğdun
benim için bir gökkuşağı oldun,
umut oldun
hayat oldun
Seni sordum göklere, seni sordum yağan yağmura
seni seviyor dediler
birlikte bir ömür geçir dediler
sakın ama sakın yitirme dediler
Ne kadar güzel söylediler
Artık benimle en güzel şeyler.
İLHAN SELÇUK


21.06.2010

BİLGE VE BABASI...


Dün babalar günüydü, babamı kaybetmekle anlamını yitiren günlerden biriydi, bayramlar, doğum günleri gibi. Ama yitik anlam kızımla birlikte tekrar yerini buldu. Bekir Coşkun' un şu yazısı da benim gibi, onun gibi babalarını kaybeden insanların duygularını anlatıyordu.
Kızlarla babaları arasında annelerin hayranlıkla ve kıskanarak baktıkları müthiş bir bağ vardır. Kızlar da buyüzden sanırım, babalarına benzeyen erkekler seçerler hayatlarında. Mutlaka babalarından bir parça vardır bu adamlarda. Kocam kızımız olunca havalara uçmuştu , benim şaşkın bakışlarım arasında. "Bilge olsun adı" dedi, merakla büyümesini izledi. Hiç kızmadı, hiç bağırmadı. Bilge ne istese fazlasıyla , hatta abartarak yerine getirdi. Kolunda uyuturdu küçükken, o kadar küçüktü yani, "sesi nasıl olacak, kadife gibi sanki" derdi. Bilge her "baba" diye seslenişinde, benim yüreğim sızlıyor. Yıllar oldu takvimlere göre, ama benim için öyle mi? Hergün bir şekilde aklımın bir köşesinde. Ama hep gülümsüyorum onu düşünürken, hüzünle karışık...

18.06.2010

HAFTA BİTERKEN...

Dün önce Kızılay' a gittik, biraz dolaştık, doktor randevumuza kadar oyalandık. Bana kitap aldık, uzun süredir beklediğim Grange'in son kitabını aldım. Başlamamak için kendimi zor tuttum, elimdeki kitaplardan biri bitti, bugün kütüphaneye bırakacağım, diğeri de bitmek üzere. Biter bitmez başlayacağım.Bu adamın kurgusu üzerine , başka bir kurguya daha rastlamadım. Kurgusunun mükemmeliği yüzünden, filimleri okuyuculara hayal kırıklığı yaşatıyor.Bu yüzden bence bir solukta okunmalı, izlenmeye kalkmamalı. Bilge dün gördüğü herkese elini gösterdi, "yazık banaaaaa" yorumları yaptı. Doktor dahil bakan herkesin yüzünde içinin ezildiği ifadeyi gördüm. Ultrasonla da bakan doktorumuz, kemiklerde bir sorun olmadığını, parmaklarda iç kanama olduğu için morarma olduğunu söyledi. İki krem verdi, birkaç güne kadar acısını, bir iki haftaya kadar da morluğun geçeceğini söyledi. İçime bir su serpildi, rahat bir nefes aldım. İşin ilginç tarafı doktora gidene kadar eline dokundurtmayan, illada sarılı duracak diyen Bilge, doktordan sonra sargıyı istemedi ve baya baya hareket ettirmeye başladı.
Elinde ki kırmızı oyuncaksa imdadımıza yetişti. İçinde su ve halkalar ve bir de halkanın geçeceği çubuklar var. İki düğmeye basarak halkaları hareket ettiriyorsunuz. Benim de vardı küçükken, dün Bilge bırakınca ben oynadım uzun süre:))
Bu hafta kötü fimler izledim.Morganlar Nerede filmi feci bir fimdi, ardından Soysuzlar Çetesi
filmini seyrettim, o da çok kötüydü. Allah' tan Yes Man birazcık olsun imdadıma yetişti. Sonunda dün Anadolu'nun Kayıp Şarkıları filmini seyrettim, çok güzeldi. Kesinlikle arşivinizde bulunması gereken muhteşem bir çalışma. Yanılmıyorsam sevgili Leylak dalı bahsetmişti bu filmden aylar önce. Tavsiye ediyorum, mutlaka izleyin. Dün gece anne-kız gecemiz çok sıkıcıydı, uflaya puflaya uyuduk, daha doğrusu yorgunluktan uyuyamadık. Bu kadar yormamak gerek bünyeyi. Bugün akşam üzeri kütüphaneye uğramak dışında birşey yapmamayı düşünüyorum. Herkese iyi hafta sonları diliyorum, keyifli ve sağlıkla diyorum...

17.06.2010

YARALI KUŞUM

Dün mutfaktan Bilge' nin sesiyle odaya geldiğimde, Bilge' yi yere düşmüş, sehpayı da elinin üzerine devrilmiş buldum. Nasıl ağlıyor çığlık çığlığa. Orta parmağı hafif kanıyordu, bir taraftan onu sakinleştirmeye çalıştım, bir tarftan kanı temizledim. Orta parmağı ve yüzük parmağı hemen kan topladı. Yan tarfataki eczaneye gittik, baktılar önemli bir şey değil korkmayın diyerek, iki krem verdiler. Hem morluğunu, hem ağrısını alır dediler. Dönüşte bir de yarabandı yapışırınca Bilge sakinleşti. O da, ben de çok korktuk. İlk kez kendini böyle yaraladı. Akşam sızlanarak uyudu. Kızdım kendime niye doktora götürmedim diye. Öğleden sonraya randevu aldım doktorundan, bugün gideceğiz. Sabah keyifli uyandı, şimdi de şen şakrak dolaşıyor, ama yine de gösterelim bir doktora.


Dün ufladı, pufladı ama Allah' tan oyundan da geri kalmadı. Bol bol hüzünlü baktık birbirimize. Ben parmaklarını öptüm usulca, içim gide gide. "Allah beterinden korusun "diyorum, ama gözümün önünde onu koruyamamış olmak, ne kadar kahredici. Elbette çocuk bu, düşe kalka, güle ağlaya büyüyecek. Biliyorum ona her daim kol kanat geremeyeceğim, her düştüğünde kaldıramayacağım. Yapabileceğim onu güçlü bir insan olarak yetiştirmek, düştüğü zaman kendi başına kalkmayı öğretebilmek. Fikren herşey tamam da, başarabilecek miyiz?


Bu arada dün akşam Bilge uyuyunca kafam dağılsın diye etrafı toparlıyordum. Yeni aldığım nevresim takımlarını paketlerinden çıkartırken, paketlerdeki desenleri fark ettim. Daha önce nette bir yerlerde görmüştüm, aklıma geldi, oturdum bunları yaptım.Bilge şeker sandı sabah:))


Hani dekorasyon amaçlı cam taşlar var ya, onların boyutunda kağıttan desenleri kestim ve taşlara yapıştırdım. Arkalarına ufak birer mıknatısla, birazını buzdolabı süsü olarak kullanmayı düşünüyorum. Başka nerde kullanabilirim bakarım artık. Sabah Koca' yı İstanbul ' a bir seminer için uğurladık. Cuma akşam dönecek sanırım. Biz de kızımla baş başa takılacağız artık. Bu arada dün bahsetmiştim, "Nehir" dünyaya geldi. Tam 4 kg ve 53 cm. olarak, sağlıklı bir şekilde dünyamıza "merhaba" dedi. Annesinin de sağlığı yerinde, tekrar sağlıklı ve keyifli bir hayat diliyorum onlara...



16.06.2010

BİZİM EVİN HALLERİ...

Böyle bir dizi vardı, TRT' deyken keyifle seyrederdik, sonra özel bir kanala geçince keyfi kaçmıştı. Niye böyle bir başlık seçtiğim konusuna gelince, bu sabah bu konu üzerine baya bir düşündüm. Tabiki yürüyüş yaparken aklıma geldi, bu bizim evin halleri. Koca'yla Ağustos ayında tam 12 yılı arkamızda bırakıyoruz.Böyle söyleyince çok uzun bir zaman dilimiymiş gibi geliyor insana, ama yaşarken nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz. Hele son dört yılımızı şenlendiren kızımızla birlikte daha bir güzel oldu hayatımız. Neyse sadete geleyim, bizim evde hiç birşey normal değildir. Sabah fark ettim dedim ya mesela müzik setinde televizyon anteni takılıdır, bulaşık makinesinin bir ışığı hep yanar, uzaktan kumandalar lego modelinde, duş başlığı yaralı asker durumundadır. Çamaşır makinası tuhaf sesler çıkartır, geçenlerde attığım çığlık neticesinde uzun süredir vanasından açıp kapattığımız klozet sifonu yapılmış, karınca savaşı şeklindeki televizyon, binaya bağlanan merkezi sistemle normal haline dönmüştür. Tam terzi ve söküğü hikayesindeyiz yani. Adam bir de "teknik" bir adam, en azından paramızı böyle kazanıyoruz...
Bu arada hayatta kendi başına gidip ekmek dışında birşey almaz, siz bir şey isteyince de yalan yanlış alır getirir. Tek satır bir şey okumaz ama herşey hakkında (kitaplar da dahil) doğru bir fikri vardır. Geceler boyu sıkıcı tartışma proğramları izler, hiç sıkılmadan. Öyle insanın hobisi falan olmas demek onun için çooook yorucu bir şeydir. Yaptıklarımı yüzüme karşı hiç takdir etmez, ama özellikle kitap okumamdan övgüyle bahsettiğini duymuşluğum vardır. Bir de"Mavi Kuş" için yolladıklarımdan bahsediyordu, arkadaşlarına. Ya bir sürü de arkadaşı vardır, sürekli arar soralar, akıl falan danışırlar bu adama. Benim arkadaşlığa, dostluğa bakışımla onun ki çok farklıdır, onun hep bir mesafesi vardır insanlara karşı. O yüzden hayal kırıklığına uğramaz kolay kolay. Alışverişi, özel günleri, hafta sonu planlarını hep ben yaparım oflaya puflaya. Etraftakiler "sen alıştımışsın" derler, ben de şaşkın bakarım. Bakmayın siz böyle dediğme , iyi adamdır, iyi babadır, Bilge tapar ona:))

Ama bizim evde hep "neden normal çözümler bulunmuyor bu evde" isyanları ve"servis çağıracağım ya da yenisini alırım" tehditlerim sıkça dökülür benim ağzımdan:)
İlk fotoğraftaki kolyeyi dün tamamladım.Bilge'yle aldığımız renk renk mumlu iplikleri, uzun süredir elime amadığım makarada ördüm. Sonra bahsedeceğim çok kötü birkaç film seyrettim, o esnada yaptım bu örgüleri:)) Bir de firkete kolye çıktı bu arada. En son dün elimde bulunan deri görünüşlü parçadan bu ufak cüzdan vari şeyi yaptım. "Kayıp Romalar" çok yavaş ilerliyor, devasa sayfaları başta gözümü korkutmamıştı, ama ufak ufak ağırlığını hissettirmeye başladı:(
kulağım telefonda, bir bebek haberi bekliyorum. Şu an doğdu doğacak sevgili Gülçin ve Mustafa' nın minik kızları, uzun sağlıklı ve keyifli bir ömür diliyorum onlara...



15.06.2010

GÜNEŞLİ SABAH...


Günlerdir ilk kez güneşli bir sabaha uyandım. Yürüyüşe gittim, mis gibi havayı bol bol içime çektim. Dönüşte duş almak için girdiğim banyonun kapısında, soyunmuş "ben de duş alabilirmiyim?" diyen Bilge' yle, bol kahkahalı bir banyo sefası yaptım. Havlularımıza sarılı onun yatağında, beşyüzüncü kez "Mulan" filmini ilgiyle izledik:)))

Güzel bir kahvaltı hazırladım, çayımı yudumlarken birazcık kitap bile okudum.Bu arada bu güzel yatak örtüsü annem tarafından Bilge' ye yapıldı. Çok zahmetli, nerdeyse tüm kış boyu gittiği kırkyama kursunda yaptı bunu. Ben de Bilge' nin odasına sermeye kıyamadığım için leylakcığımın yatağına serdim:))


Çok marifetlidir benim annem, öyle böyle değil. Küçük hanımın şapkasındaki çiçek bile özenerek yapılmış iğne oyasıdır.



Bu arada Bilge 'de sanat çalışmalarına ara vermeden devam ediyor. Ham ahşaptan aldığımız çerçeveyi kafasına göre boyadı. Baya da ciddiye aldı bu işi, evirdi çevirdi, derken bıraktı...

Tamamlamak da bana kaldı, anne-kız ortak yapımı oldu. Bu arda Sibel bize boyayabileceğimiz çerçeveler aldı, bugün yarın ulaşır elimize.


Ben de ipeğe takıntılıyımya bu ara, bu kolyeyi tamamladım. Dün akşam üzeri Bilge' yle takıldık Gölbaşı' na giden Koca'nın peşine. Güya çok güzel bir park var orda, keyif yapacağız. Tam yola koyulduk, bir yağmur bindirdi şapur şupur. Biz de uzunca pidesi meşhur olan bir lokanta da Bilge' yle yemek yedik, işini bititrip gelen koca da sonradan katıldı bize.

Bu arda gündüz Belmek Sergisi'ne gittik. Sağlık Sokak'ta ki kursların olduğu binadaydı. O kadar güzel el emekleri vardı ki. Fotoğraf çekmek yasaktı, zaten makinamızda yoktu yanımızda. Çıkışta dondurma molası verdiğimiz parkta liseli kızlar annelerini çekiştiriyorlardı. Birisi; annemle en büyük paylaşımımız pazara gitmek, sürekli ben seni niye getirdim taşısana şu poşetleri diyip duruyor", diğeri "benimki sigara içerken ne istesen kabul ediyor, ama sigara içmiyorsa en mantıklı isteğine bile hayır diyor" diye anlatıp, bir taraftan da basıyorlardı kahkahayı. Bilge' yi alıp dehşetle uzaklaştım ordan. Akşam eve dönünce saat dokuz civarı uyuya kaldım, deliksiz sabaha kadar. Ama acayip dinlenmiş kalktım, o yüzden de keyifliyim, şiddetle tavsiye ederim:))






14.06.2010

ATATÜRK ORMAN ÇİFTLİĞİ

Cumartesi günü üzerime hasıl olan bir "domestik hal" yüzünden, canım çıkana kadar evi temizledim. Makinalar dolusu çamaşırları, bir serdim, bir topladım hava yüzünden. Yıllardır oturduğum her evde bir "hiçbir işe yaramayan "oda olur. Burda da öyleydi, bir sürü ıvır zıvır, göz tırmalayıcı vaziyette duruyordu. Cuma günü tek kişilik bazalı bir yatak aldım. Cumaretsi sabahtan geliyoruz diye telefon açıp ,akşam üzeri anca geldiler. Neyse artık düzenli bir küçük odam var, yatılı misafir için de bir yatak. (Teker teker gelin)
Pazar günü müthiş bir sıcak vardı, bizim evden çıkmamız da öğle vaktini bulunca Çiftlik acayip bunaltıcı geldi. Ama Bilge çok mutluydu, bu da herşeye değerdi...

Çok az hayvan görebildik, çok da dolaşamadık zaten, dediğim gibi çok bunaltıcıydı. Flamingolar çok güzellerdi.



Ben en çok devasa ağaçlara bayılıyorum. Atatürk' ün elleriyle diktiği ağaçlara bakarken hayranlığım bin kat daha artıyor.


Bu da en çok ilgimizi çeken ağaç mantarıydı. Ben "mutant mantar" diye dalga geçtim, ama bozkırın böyle mantarları meşhur sanırım:))





Deve kuşlarının hep gülümsüyormuş gibi görünen bir suratları var. Bu arkadaşta pek bir hareketliydi. Boynunu aşağı yukarı hareket ettirip duruyordu. Bilge baya sohbet etti kendisiyle, ritme kaptırıp o da aşağı yukarı salladı kafasını...





Bu zebra Bilge için müthiş bir hayal kırıklığı oldu. Zira kendisi kakasını yapıyordu, Bilge çok şaşırdı. "Ama bu zebra kaka yapıyoooooor, niye yapıyoooor" diye sordu durdu... Ata bindikten sonra, mısırlarımızı kemirerek, ayrıldık ordan. Aslında sevmiyorum hayvanat bahçelerini, kapatılmış hayvanlar, ağır bir koku, tellere tırmanan çocuklar, onlara yardım eden anne babalar... Daha farklı olamaz mı diye düşünüyor insan...

Dönüşte biz çay molası verdik, Bilge donurma. Bu güzel karanfilleri aldım, güller de çiçekçi amcanın ikramı. Sabah salonda mis gibi koktular. Koca geçen hafta çektirdiği iki dişi yüzünden "süt kedisi" kıvamında. Çorba dışında pek birşey yiyemiyor ve ağrı kesiciler en yakın dostu oldu.
Umarım en kısa zamanda normale döner, çünkü bu adam yemek yiyemeyince mutsuz oluyor...
Bense bir şey yapamıyorum:(((