30.04.2010

KÜÇÜK ADAM...


Bu küçük adamı bu sabah spor dönüşü uğradığım markette buldum ve aldım. Serada çalışırken biz de taflandan, kartopundan ve beğonvilden bonzai yapmayı denemiştik. Tabi işin felsefesine girmeden. Çok uzun bir süreç olduğu için taflan ve kartopuların bonzai olduğunu göremedim ama özellikle bodur begonvilden çok güzel olmuştu.(keşke o zaman fotoğraflamış olsaydım) Benim aldığım ficus benjaminden yapılmış, sık budanarak bu küçük adam ortaya çıkmış. Evde onun seveceği güzel bir köşe bulmalıyım. Antalya' da evimde nerdeyse hiç salon bitkisi yoktu. Kocaya tahsis ettiğimiz balkonda tohumdan yaptığı palmiye, hurma, kuşkonmaz ve telgraf fidanları vardı. Bize kim gelse eline bir iki fidan tutuşturuyorduk. Salon çamı diye bilinen aracoriyayı büyüttük dışarda, sonra bahçeye diktik kocaman birşey oldu:))) Tabi Ankara' ya gelince dışarıda yok bari evde olsun diyerek, iç mekan bitkilerine yöneldik. Kaynak gene Antalaya, gelirken getirdiğim çoğu bitkiyi köklendirebildim. Bir ara tanıştırırım, bu arada balkona saksıya diktiğimiz maydonozlar sonunda kafalarını kaldırdılar. Nanelerde öyle, ama hala bezelye ve nohutlardan ses yok. Biber ve domatesler ayakta ama çok umutlu değilim.Soğan ve sarımsaklar her akşam salatamızda yer buluyorlar. Balkonda tarım bu kadar oluyor, ne yapalım:))) Dün Bilge' yle "Cindirella" yı izledik, ama bu bildiğimiz klasik masal değildi. Masal prensle evlenen Cindirella'yla başlıyor ve perinin sihirli değneğini çalan üvey anne ve kızkardeşlerin yaptıklarını anlatıyor. Bilge ilgiyle izledi, ben de biraz filme ama en çok kağlumbağalara baktım. Havalar tam ısınmadığından sanırım, çok hareketli değiller. Her sabah Sibel'le durum kritiği yapıyoruz, ne de olsa o daha tecrübeli bir kaplumbağa annesi:)
Aslında ben bugün daha farklı şeylerden bahsetmek istiyordum, ama böyle bir yazı oldu. Keyfim yerinde ve kocamaaaan bir hafta boyunca sadece bir kolye yapma becerisini gösterdim tabi bir de bir şeye benzemeyen ortak "bambu şaraplık" projesi var. Bugün adam oldu, oldu olmazsa hiç uğraşmayacağım...Herkese iyi hafta sonları...




29.04.2010

BİLMİYORUM...


Kafamın içi tıpkı bu kolaj gibi. Bozkırda yavaş yavaş çiçekler renklerini kaybetmeye başladı. Meyva ağaçları çoktan meyvaya oturdu. Gözümün gördüğü bir keçi sakalları (spirea) beyaz beyaz fışkırmış durumda. Dünden beri hasıl olan keyifsizliğim, bugün de katlanarak devam ediyor. Nedensiz değil ama, nedenini yazmak istemiyorum, kısaca "hala insan oğlu beni şaşırtabiliyor" diyeyim, en yakınlarım bile... Bugün aklıma annem ve babamın arasında çoğu kez tekrarlanan bir konuşma geldi. Annem hayatta çektiği zorlukları düşünüp "şimdiki aklım olsaydı" cümlesini çok kurduğu için, babama "keşke tekrar genç olsaydık" derdi. Babamsa "delimisin sen tekrar yeniden başlayıp yaşanır mı, şükür yaşadığımız hayata" derdi. Kim bilir kırksekizinde birden bire kaybettiğimiz babam, bizlere yansıtmadığı ne zorlukları aşmıştı, ne hayal kırıklıkları yaşamıştı. Değer yargıarı, insanarın duruşu öye farklı ki sık sık "acaba bende mi bir sorun var" diye düşünür odum. Her yaptığım işte özellikle bir evlat yetiştirdiğimiz gerçeğini unutmadan hareket etmeye çalışıyoruz. Bizim "iyi niyet ya da olması gereken" diye düşündüğümüz çoğu şey, başkalarınca "enayilik" sınıfına konuluyor. Uzatmayım ne çok isterdim sabit bir gelirim olsun ve geleceğimi garantiye almış olayım , gideyim yerleşeyim bir köye. Ekeyim, biçeyim, yetiştireyim. Doğa bana ne verirse, şükür diyip yaşayım. Gönülümden geçenler bu. Kızım kaplumbağlarıyla çok mutlu, kaplumbağalar da aynı hissiyatda mı bilemiyorum tabi:)) Dün havuzlarını temizlemem gerekiyordu, ben elime almaya çekindim. Bilge hemen atladı, aldı eline koydu başka kaba, bir de sohbet konusu açtı. "Süt içelim beraber" diye çok ısrar etti, içemeyeceklerini anlatmak için çok çaba sarf etmem gerekti. Gelecek hafta Antalya' ya gidiyoruz, günü tam belli değil ama hafta sonuna kalmayız diye düşünüyorum. Hafta başından beri bir arkadaşla bambudan birşeyler yaptığımızı söylemiştim, hala ve hala bitmedi. Bu arada kendi başıma yapmaya alışmışım herşeyi, beynim bir milyon oldu. Şu zamana kadar da hiçbirşey yapamadım. Bir az önce kocayla birlikte arkadaş da gitti uzun bir "ohhhhh" çektim, kendi başıma kaldım diye. (Ne kadar kötüyüm değil mi) bitireyim bu yazıyı,ordan oraya gidip duruyor çünkü:(

28.04.2010


.............
sen ayrılıkların ismi oldun, ben umutların adresi
kaldım öylece küflenmiş kapı numarası gibi
ne avaz avaz bağıran satıcılar farkında bunun
ne sokakları arşınlayan tahsildar
hergün biraz daha kahrolan kentin aylasında
nasıl koruyabilirim gözlerindeki yeşil buğuyu........
Bu dizeler Cafer Yıldırım' a ait. Sabah keyifli uyanmıştım ama tadım yok şimdi. Sonra yazarım belki...

27.04.2010

FISTIK VE FISTIK

Ne alaka bu başlık? Anlatayım, Sibel ' de görülüp, koyu sohbetler edilen su kaplumbağası "mıstık" a ısrarla "fıstık "diyen, boyalı kızıma dün, biz de kaplumbağa aldık:)))

İki tane olması benim fikrimdi, tek başına yazık sıkılmasın diye. Tabi kaplumbağa havuzu (cam olanlardan) da aldık, hatta bunlara nilüfer çiçeği bile aldık.( ama fotoğraflamayı unutmuşum). Eve gidene kadar "poşetten çıkartalım" diye çok ısrar etti. Allah' tan dayandı eve kadar. Florya' da topladığımız pasaklı deniz kapuklarını ,Bilge eski diş fırçasıyla özenlice yıkadı. Bir güzel yerleştirdik, en son fıstıkgilleri de koyduk içine. Bu arada ikisinin de adı fıstık, kızım öyle uygun gördü:) Ben akşam çok erken uyudum, sabah kalkınca ilk işim kaplumbağlara bakmak oldu. Ama göremedim, sonra nilüferi kaldırınca gördüm bunları "pardon " diyip, geri koydum çiçeği:)))


Bu kolyeyi yeni tamamladım, aynı renk ve modelden birden fazla yapmıyorum ama bu çok hoşuma gitti. Birkaç tane daha yapacağım, beyaz da başka oluyor... Hava çok kararsız ve sinir bozucu. Bir arkadaşla bambuyla birşeyler tasarlıyoruz, tüm sabah onunla uğraştım. Bitince güzel olursa bahsederim, mevzu tekrarlamazsa bilin ki kötü oldu:) Ayrıca sabah Bilge' nin babaannesi ve büyükbabası geldiler. Burdan memelekete gidecekler. Kışı Antalya ' da, yazı ve baharları Ordu' nun "Çavdar Köyü" nde geçiriyorlar. Bu sene bizde gitmek istiyoruz. Ben hiç görmedim oraları, Bilge' de görsün istiyorum. Sabah çok mızmızlandı kreşe giderken. Tam anlamıyla ağlak, zırlak bir vaziyette gitti. Böyle yapınca çok içime oturuyor. Galiba bir süre kreşe ara vereceğiz, her sahbah "gitmek istemiyorumlar", gece uyanıp "okula gitmeyeceğiz" ler ve en son tırnak yemek de eklenince, bu karar üzerine ciddi ciddi düşündük kocayla. Yazın büyük bir bölümü Antalya' da geçecek, ardından Karadeniz derken bu ara umarım iyi gelir. Allah' tan işimiz müsait böyle bir duruma. Sanırım önümüzdeki hafta bize Antalya semaları görünüyor, yaşasııııın:))

26.04.2010

AH GÜZEL İSTANBUL...

Gezdik, gördük ve geldik, bu 3G' nin özetini yapmaya çalışayım. ( bu arada yazmayı çok özlemişim) Perşembe sabah çıktık yola, akşam üzeri vardık İstanbul' a. kardeşimi ve eşini alıp, feci İstanbul trafiğinde saatler harcayarak geldik evlerine. İlk kez kaldık evlerinde ve bizi çok güzel ağırladılar. Gerçi en son kardeşim gece geç yatıp, sabah erkenden zıpladığımız için "uyku problemimiz "olduğu teşhisini koydu ama, idare ettiler artık:)) 23 Nisan günü gösteri yapan bu çocukları yakaladık ama zaten Bilge 23 nisan şarkısı öğrenmişti ve avaz avaz söylüyordu.

İstanbul' a 3. gidişimdi ve en keyifli gidiş oldu. Bilge Kadıköy' de balık ekmek yerken gördüğü vapurlara bakıp "gemi bizi çağırıyor, deniz bizi çağırıyor" diyince bindik vapura. Benim de ilk binişimdi ama Bilge' nin sevinç çığlıkları görülmeye değerdi.


Yer gök mavi, arkamızda martılar... denizi ne kadar özlediğimi birkez daha anladım...

Manolya diye sayıklarken ilk kez pembe manolya gördüm. görüntüsü çok güzeldi ama kokmuyordu. Bir tarafta kocaman erguvanlar, bir tarafta beyaz keçi sakalları hayran hayran baktım. Antalya' ya gidince çıldırmazsam iyidir.



Ve yakalarız umarım dediğim "lale devri" ni yakaladık. Refüjler dahil her yer çocuk boyu lale İstanbul' da...



Bilge hoplaya, zıplaya ve tabiki koklaya kaoklaya gezdi dolaştı. Bol bol arabada uyuya kaldı. Hava çok sıcaktı, nerdeyse hep kısa kollu kıyafetlerle dolaştık.





Bu yolculuk kısa da olsa hepimizin yüzünde güller açtırdı. Keyifli bir üç gün olduğu için yol yorgunluğu gözümüze gözükmedi ve döndük bozkırımıza. Giydik tişörtün üzerine hırkamızı, etrafta ki iki gram yeşilikle avunuyoruz...





22.04.2010

Bilge ve Annesi İstanbul yolunda


Başlıktan da anlaşılacağı gibi onlar şuan da ablamın deyimiyle kocanın arabasıyla bana doğru geliyorlar, ne mutlu bana....Evet evet bende teyze oluyorum bu arada, okuduğum bir kitap vardı alışveriş kolik ve bebeği aynı seride alışverişkolik ve ablası, bende bizim serinin devamıyım işte, bilge ve teyzesi

Ofisteyim çalışıyorum ve sabırsızlıkla gelmelerini ve mesainin bitmesini bekliyorum, hatta etrafımdaki insanlara bile tahammülsüzce davranıyorum, bir sürü şey yapmak istiyorum onlarla, boğazı ortaköyü gezdireyim, aynı zamanda çok güzel yemekler hazırlayayım, ablam yesin de gözleri yaşarsın, hatta annemi arayıp yaptıklarımı anlatsın :)

Bazen polyanna olmak lazım diye düşünüp uzakta olabiliriz yeterki herkes yerinde sağlıklı olsun diyorum, ama sevdiklerimi yanımda istiyorum, çok şey mi istiyorum acaba?

21.04.2010

ORHAN VELİ, CENNET KUŞU VE BENDEKİ SESSİZLİK...

Aslında yazayım, anlatayım istiyorum, ama sabahtan beri bir sus pus geldi sebepsiz üstüme. Bir Orhan Veli şiiri paylaşayım;
KARŞI
Gerin bedenim, gerin;
Doğan güne karşı.
Duyur duyurabilirsen,
Elinin kolunun gücünü,
Ele güne karşı,

Bak! dünya renkler içinde!
Bu güzel dünya içinde.
Sevin sevinebilirsen.
İnsanlığın haline karşı
Durmadan işleyen saatlerde
Dişli dişliye karşı;
Dişlilerin arasında,
Güçsüz güçlüye karşı,
Herkes birşeye karşı
Küçük hanım, yatağında uykuda
Rüyalarına karşı.

Gerin bedenim, gerin,
Doğan güne karşı...




"Straliçya" yani "Cennet Kuşu " çiçeği benim gözümde muhteşemdir. Oturup seyretmeye doyamazsınız, hele bir de toprakta ekiliyse öyle güzel çiçekler verir ki. Genelde arajmanlar da kullanılıyor. Peyzaj bitkisi olarak da hayli pahalı bir bitki.Ama güzelliği buna değer bence...
p.s: Fotoğraf netten alıntıdır, kısmetse gidince fotoğrafını bizzat çekeceğim:))


20.04.2010

POLİMER KİL KOLYELERİM

Elbise giyeceğim, bir de mus çorap dedi. Pembe çanta olmaz, buna siyah takıyımı da ekledi. İnatla çizmelerini giydi , beyaz benim "kız ayakkabıları" dediğim ayakkabılarına "bebek işi" dedi. Birden OİP' te geçenlerde mevzu olan topuklu çocuk ayakkabıları geldi. "Tamam çizmelerini giy o zaman" dedim. Yine at eşek tüm hayvan alemi sığdırıldı o ufak çantaya, sığmayanlar da elde taşındı:)) İki güzel haberle çok mutluyum bugün. İlki perşembe günü İstanbul' a gidiyoruz,pazar döneceğiz. Kız kardeşimi çok özlemiştim. İkincisi mayısın 15'i gibi düşündüğümüz Antalya yolculuğumuzu 10-12 si gibi öne alacağız. Bir de hafta sonu yeni fotoğraf makinası alacağım, şu an araştırması içindeyim. Yaşasın bu kötü fotoğrafladran kurtuluyorum:))))


Cuma günü yaptığım cicilerimden biri, kalıp kullanmıyorum o yüzden biraz yamuk yumuk oluyor, ama olsun bunların benim elimden çıkmış olması, gözümde güzel gözükmelerine yetiyor:)



Bilge' nin favorisi kırmızı, o da "kırmızı olsun, beş fazla olsun" cularadan olacak, görürsünüz.


Kahverengi, açıklı, koyulu o da hep benim rengim olmuştur. Tabi siyah ve grinin yanında.Eee cüsse müsait ne yapabilirim:)





Bunu da dün çektim, misler gibi kokuyordu. "Leylak Dalı" nın kulaklarını çınlattım. Artık iş olarak yapmadığım için pek çok çiçeği, ağacı unutmaya başalmışım. O yüzden kendime geniş bir arşiv hazırlayacağım, sizinle de paylaşırım... Bugün Azizi Nesin' in "Zübük" kitabına başlayacağım. Azizi Nesin' in kaleminden okumak, çok keyifli olacak. Acele etmeliyim çünkü perşembe günü kütüphaneye teslim edeceğim. Aslında içim kıpır kıpır, sevdiklerimi görcek olma düşüncesi bile beni kıpırdatmaya yetiyor.Herkese sevgiler...




19.04.2010

EVRAKA, EVRAKA JAPON ELMASIYMIŞ...

Uzun çabalarım sonucu, geçen hafta da bahsettiğim bu ağacın "japon elması "olduğunu öğrendim. Sevgili Leylak Dalı söylemişti zaten, teyid için cuma akşam üzeri ağacın altında oturan amcaya sorduk Bilge' yle. Yalnız çok komikti adamın elinde kocaman bir kağıt ve kurşun kalem vardı, derin derin de düşünüyordu. Ben resim yapıyor zannettim, yaklaşınca gördüm hesap, kitap yaptığını:(

Genelde pazartesileri buraya Bilge' yle gezme, tozma fotoğraflarımızı koyardım. Ama cumartesi pazar fazlasıyla domestik ana-kız profilinde olduğumuzdan, evden dışarı çıkmadık. Ama evimiz misler gibi oldu. Salonda ki çiçeklerimize bakım yaptık, bir tarafta vazo da laleler iyice açtılar, bir tarafta hüsnüyusuflar salına salına renk kattılar. Bilge balkonda balonlar yaptı köpükten, keyifle, uzun uzadıya hiç sıkılmadan...Cuma günü akşam tam eve girerken bir müşterimiz aradı, çok acil gelin diye. Ben gitmek istemedim ama koca ısrar etti "müthiş yemek yapıyorlar "diye. Öveçler' de çok güzel bir mekandı. Sahipleri zaten süper insanlardı, o insanlar önümüze peynir ekmek bile koysa ayrı bir keyif alırsınız, o denli yani. Çok güzel lezzetlerle donattılar masayı, Bilge sildi süpürdü tabağını. Mekanın sahibi Erol Bey' le masaları dolaşıp, müşterilerle sohbet etti. En son Gani Müjde' nin kulaklarını çınlattık "Gülmesini bilmeyen dükkan açmasın" sözlerini söylerken. Akşam eve gelir gelmez uyuya kaldı. Cumartesi günü bir ara doldurdu çantasını oyuncaklarıyla, attı sırtına, parka gittik. Nasıl sıcak bir hava, oturdu tam çakılların üstüne keyfini çıkartacak, yağmur başladı. Nasıl sinir oldu "yaramaz yağmur"a , söylene söylene eve geldik:)) Pazar günü de hava tatsızdı. Bir kapalı, bir açık bu yüzden çıkmadık dışarıya. Bilge koltukların yastıklarından birini yanıma getirip "bunu bana kabuk yapalım" dedi, bağladım sırtına yastğı ve o bir kaplumbağ oldu. Babası Bilge dediğinde, "benim adım kaplumbağ, Bilge değil" dedi:))
Ben de bol bol kitap okudum, uyuya kaldım. O kadar uyku nereye gitti anlamadım, günün pazartesiliğinden mi bilmiyorum acayip yorgunum. Cuma günü polimer kilden çok cici takılar yaptım yarın paylaşırız artık...

16.04.2010

HAFTANIN ÖZETİ

Dün başladım ve azimle bitirdim bu kolyeyi, kapatmalarını daha takmadım ama bitti diyorum işte. Renk renk firkete kolyelerim oldu, olmaya da devam edecek gibi görünüyor. Bazen Bilge takıyor hepsini, tam "deli kızın düğünü "şeklinde:)) Biz kalp yaptık mı böyle yaparız, hatta içinden dil de çıkartırız, ama ayıp olmasın dedik, yüreğimizi böyle ortaya koyduk:))

Laleleri hep bir umutla, seneye de çıkar diye ufak saksılarda alırdım, ama dün kesme çiçek şeklinde aldım bunları. Bilge bayıldı, ama onun favorisi karanfil, her gittiğimiz de bir tane hediye ettiriyor ve odasına koyuyor.


Bu hafta bu filmleri izledim. "Benim Ülkem" güzel , duygusal bir filmdi. Beyaz Güney Afrikalı bir kadın ve siyah Afro Amerikalı bir adamın Güney Afrika' da af mahkemelerini izlerken ki duygularından, olaylardan bahsediyor. "Miss Potter" çok naif bir filmdi, anlatımı çok güzeldi ve çizimler eşsizdi. "The Guıtar" enteresan bir filmdi. Kanser olduğunu öğrenen bir kadının hayatını tamamen değiştirmesinin konu edildiği, güzel bir filmdi.
Elimdeki kitap bugün biter diye düşünüyorum, "Yaşam Başka Yerde" son varoluşçu diye nitelendirilen Milan Kundera' nın kitabı. Çok farklı, çok ayrıntılı, çok kişisel ama sıkmayan, yormayan bir kitap. Kitapta ki şairin kendini ifade çabaları, anne oğul ilşkileri, cinselliğe bakışı...oldukça sürükleyici bir dille anlatılmış. Ayrıva "köpek başlı" insan resimleri ve kesik telefon ahizeleri bence dahiyaneydi.
"Ayrılık Valsi" i için sabırsızlanıyorum, o da Milan Kundera 'ya ait. Aslında yıllar önce okuduğum "Var olmanın dayanılmaz hafifliği" ni de tekrar okumak istiyorum. Bazen yaparım böyle eskiden okuduğum bir kitabı, ya da filmi tekrardan okumayı, ya da izlemeyi. Bazen eski bir şarkı da olduğu etkiyi bırakır, bazen değiştiğimi ve daha farklı düşünüp değerlendirdiğimi (bir nevi yaşlandığımı ya da biz buna büyüdüğümü diyelim) gösterir:))
Çok uzattım bugün, herkese keyifli hafta sonları diliyorum...














15.04.2010

KEYİFLİ SABAH...

Sabah kikiri kakara bindik arabaya, başladı Bilge mıncıklamaya, gıdıklamaya, beni...


Sarmaş dolaş, şefkat seline boğuldum... Bir koklayarak öpmemiz, bir de dişlerini sıkarak yanak alması var, keyfine doyum olmayan...

Akşam saksılara ekim yaptık. Biraz nane, biraz maydonuz tohumu attık. Biraz nohut, biraz bezelye. Domates ve biber fideleri de diktik ama onlardan çok umutlu değilim. Soğan ve sarımsaklarımız da nerdeyse yenecek duruma geldi. Organik balkon yapıyoruz:)) Çiçek almaya da gidemedim hala...


Görebildiğim en çok açmış Leylek ağacı budur. (sevgili Nurşen 'e duyurulur) Çok ayak üstü çektim, yaşlı bir teyze sinir oldu bana, anlamadı ağacı çektiğimi:(




Bu ağacın ne olduğunu bilen varsa yazsın lütfen, o kadar güzel çiçekleri var ki...
Dün bütün gün banyo için; dört sıralı, sekiz gözlü kumaş bir organizer diktim. Elimde yaptım herşeyini, dikiş makinam bozuk. Ama zaten el dikişim, makina dikişi kadar muntazamdır. Fotoğrafını koymadım, hayla edin:)) Ama banyoda ne var, ne yoksa aldı içine, çok faydalı oldu, tavsiye ederim:) Dün akşam babası Bilge' yi alıp ofise getirdi, aklıma geldi birkaç gün evvel aldığım "patlayan şeker"ler. Hani dilin üstüne koyunca pat pat patlayan. Çok komikti, dişimin kovuğunda bile patladılar, ama asıl sabah kocanın elinde gene görünce koptum :)) Bir daha ona ayrı alacağım...Dün bu şiiri okudum ve yazdım defterime... paylaşalım istedim...

BEYAZ
Bir bademin altında, yorgun oturmak biraz,
Ayrı ayrı seyretmek, çiçek açmış her dalı.
Artık bütün renklerden, artık uzaklaşmalı:
Beyaz işte, aylardır gözümde tüten beyaz.
Kış bitti... Uzaklarda ilk ümitler gibi yaz,
Duyuyorum bu sabah, kış içimden çıkalı,
içimin dört duvarı bembeyaz badanalı,
Ah, sade nefes almak göğsüme dolan bu haz...
Bir kuş ötecek şimdi...Havada bir durgunluk,
Mermeriyle konuşan açık kalmış bir musluk,
Beyaz çiçeklerini tektük düşüren kiraz.
Bahar pınarlarından içime damlayan su
bembeyaz çiçeklerin ıslak, temiz kokusu,
Kış bitti...Uzaklarda ilk ümitler gibi yaz...
ZİYA OSMAN SABA

p.s : Dörtlükleri ayırmıyorum, ne alaka anlamadım, ne yaptıysam böyle birleşik gösterdi:(




14.04.2010

BİLGE VE ATLAR

Bilge için ister canlı, ister cansız olsun, yeter ki at olsun...

Dün ofisi kapattım, Bilge' yi almaya gidiyorudum, baktım çok güzel bir akşam güneşi var, geri dönüp elimdeki poşetleri bırakıp, hızla Bilge' yi aldım ve düştük yollara. Günlerdir kapalı olan Ankara havasını düşününce, dünkü akşam güneşi bir hediye gibiydi...

Yüzümüze güneş vurarak yakınlarda ki eski bir mağazaya gittik, Bilge oyuncak reyonunu çok seviyor oranın. Öncesinde dışarıda parkta güvercinleri seyredip, yakalamaya çalıştık...


Bilge' nin oyuncak seçiminde çok ısrarlı olmadığını bildiğim için, bu tarz yerlere rahat gidebiliyoruz (tahtaya vurayım) Önce bu ata bindi, bir taraftan da kikirdiyoruz. Annesinin kucağındaki küçük oğlan çocuğuna hava atıldı" ben gerçek atlara da biniyorum, sen de büyü" diyerek... Sonra diğerlerine binildi, aynı keyifle. En son renkli saçlı ve kuyruklu bir oyuncak at aldık, ardından otobüse binmek için Kızılaya doğru yürümeye başladık. Bilge "hadi yemek yiyelim" dedi. "Tamam" dedim, sevdiği bir yer var gittik oraya, bir güzel doyurdu karnını. Dışarı çıktık, hava kararmıştı. Karşıya otobüs durağına geçtik. Bilge her zaman ki gibi, bir teyzeyle sohbet etmeye başladı. O arada sevgili kocam telaşlı bir sesle aradı. "Nerdesiniz siz" diye. Ben dışardayız diye aramıştım ama eve gelip bizi göremeyince telaş yapmış. "Tadını çıkar biz gelene kadar"dedim. Teyze bir tarftan Bilge' ye laf yetiştirirken, bir taraftan da beni dinledi sanırım. "Vah vah kocan eve sizden önce mi gelmiş, sen şu paralıya bin git" dedi. "Ben ona hiç binmedim aynı yerden mi geçiyor, sonra kaybolmayım "desem de o kadar ısrarlı, nerdeyse iterek bindirdi bizi otobüse:) Allah' tan aynı güzergahtan geçiyormuş, kadın öyle panik yaptı ki, ben de bir telaş eve geldim. Baktım koca film izliyor, hem de animasyon... Bilge zıpladı yanına, anlattı yaptıklarımızı, atları...
Ben de güldüm, kocasından sonra eve giren kadın olarak...




13.04.2010

KAÇAN ÖRDEK, KÜTÜPHANE ÜYELİĞİ VE KEYİFSİZ BİLGE...



Uzun süredir firkete işi kolye yapmıyordum, bunu dün bitirdim. Bu renk boncukları da çok severim, neşeli boncuklarım bunlar.Birbirine yakın tonlarda , ama birbirinin aynısı olmayan, parlak güzel boncuklarım, bu sefer yeşil kolyeyi süslediler.

Şimdi "nasıl yani" diyebilirsiniz anlatayım; elindeki çakı hani şu çok fonksiyonlu olanlardan, pazar günü babayı beklerken oyalamak için benim gözetimimde yapılan, ayrıca bıçağı nerdeyse kör diyebileceğim keskinlikte bir faaliyet oldu. Etraftan bulduğu ağaç dallarının kabuklarını sıyırdı, uzun uzun baktı, kokladı ve keyif aldı...
Gelelim kütüphane maceramıza, cumartesi günü evden çıkmamız baya sürdü, öğleden sonra Kızılay' da kütüphaneye doğru yürürken bir ördek yavrusu önümüze atladı, biz ne olduğunu anlayamadan bir adam ördeği yola atlamaktan son anda kurtardı. Yan taraftaki pet shopun önünde bir kutuda civcivlerle tıka basa duruyorlardı. Kaçan ördek yerine konuldu Bilge civcivlerle ördekler bakmak için çakıldı kaldı oraya. Bir de yoldan geçen kızlar ellerine alıp sevince iyiden iyiye temel attık oraya. Benim içim ezildi, ördekler civcivleri eziyor, bir taraftan feryat figan bağırıyorlar.Bilge' ye durumu anlatmaya çalışıyorum, aslında onların büyük bir bahçede ve güzel bir kümeste yaşamaları gerktiğini... Ama nafile bir çaba içideyim Bilge takılmış durumda "alalım" diyor. Anlatıyorum, bizimle nasıl yaşayamayacaklarını... Güneş gözlüğünün altından pıt pıt akan yaşları görüyorum. Yürüyoruz ama sessiz gözyaşlarına burnu da sümükle birlikte eşlik ediyor. Babanneye gidince köye, alalım sen bakarsın orda, kocaman bahçeleri var onların diyorum. Bir taraftan da adamlara içimden sayıp duruyorum. Bu arada kütüphanenin kapısındayız ve Bilge küs suratla yanımda duruyor. Üyelik formlarını doldururken de suratsız Allah' tan cebinde ki minik çikolataları hatırlıyor, sessizce götürüyor birer ikişer. Ardından çocuk bölümüne çıkıyoruz. Bu arada kütüphane tıklım tıklım ve ben kulak kabartıyorum konuşmalara kitabı geç getirirseniz bir ay kitap alamıyorsunuz, kaybederseniz yerine yenisini alıyorsunuz... T.C kimlik numaranız, üyelik numaranız diyor görevli "hiç ezberleyememiştim" diyorum, gülüyoruz birlikte. Bu arada çocuk bölümünde ki resimli duvarlar Bilge' nin hoşuna gidiyor. Ben kitaplara bakarken "ben seçeceğim" diyor bende karışmıyorum. Üzerinde at resimleri olan "Dünya masalları" dizisinden iki kocaman resimli kitap seçiyor, bir de "Piknik" diye bir kitap seçiyor yine üzerinde at resmi var:) Kitapları alırken görevlilerle koyu bir sohbete dalıyor. Ben de ördeği unuttu diye seviniyorum. Kendime Milan Kunder' nın Yaşam Başka Yerde ve Ayrılık Valsi, Aziz Nesin 'in Zübük kitaplarını alıyorum. Çıkarken Bilge keyifli, ben keyifli... Akşamları kitapları alıyor eline, dikkatlice uzun uzun, uydura uydura okuyor bize...


12.04.2010

YOLLARDA BİR PAZAR GÜNÜ...

Cumartesi günü Adnan Ötüken İl Halk Kütüphanesi' ne gittik ve ikimiz de üye olduk. Bununla ilgili detayları daha sonra anlatacağım. Yollara düşme fikri beni ve Kocayı sevindirdiği kadar aslında Bilge' yi etkilemedi, başta. Pazar günü iş için Nallıhan' a gitmemiz gerekti. Kış başında da gitmiştik ve ordaki insanlar" baharda buraları görmeniz lazım" demişlerdi, biz de takıldık kocaya, düştük yollara...

Hava çok kapalıydı, nerdeyse hiç güneş yoktu. Nallıhan Ankara' ya 160 km. uzaklıkta. İpek yolu üzerinde küçük, uzak bir ilçe. Fotoğrafta ki yere "Kuşcenneti" diyorlar, 160' ın üstünde kuşun uğrak yeriymiş. Biz kuş görmedik ama arkadaki, üç dört rengin hakim oldu dağ mı, tepe mi bilemedim, yükseltide ki katmanlar çok güzeldi. Toprağın da bozkırda böyle renk renk olduğunu görüyorsunuz. Davutoğlan' da burası, önünde de bu gölet var.


Ara ara yabani çiçeklerle dolu tarlalar gördük...

Birisinde durup fotoğraf çekelim dedik. Ama Bilge "doğanın sesi"nden korktu. Sahiden trafik sesinden, insan sesinden korkmayan kızım, sessizliğin ortasında ki kuş ve böcek seslerinden korktu. "Maymun var galiba burda" dedi:))))



Anlatmaya çalışsak da, duymamış böylesi saf bir sessizliği, baktık huzursuz oldu, saksılar için yeni yağmur yiyip kaparmış topraktan bir poşet doldurup, yola devam ettik.




İçimiz her gördüğümüz yeşil tarla da yeşerdi...





Ama yol genelde böyleydi, yani daha bahar oralara pek gelmemişti. Gittiğimiz yerin arkasında Nallı Suyu denen çayı gördük. Uçurtma uçurmayı planlamıştık, bir de Beypazarı' na uğramayı ama vaktimiz kalmadı, malesef yapamadık:(...







Bu da kel alaka, ama komşuma yaptığım polimer kilden hav havlar, çok cici oldular...
Bugün de gökte hiç güneş yok ama olsun çiçekli ağaçlar var en azından. Güneş kaçıp, yağmur yağsa da bahar, toprağa , ağaçlara çoktan düştü. Bir tek havanın haberi yok bundan, onun da olur elbet:)))















9.04.2010

HAFTA BİTERKEN

Koca hafta boyunca kayda değer yaptığım tek kolye. Dün bitirdim, tasma şeklinde düşündüm, o yüzden bu kadar kısa. Kahverengiyi oldum bittim severim, zeminde kullandığım kahverengi boncuk benim en sevdiğim boncuktur ve stoklarımda her daim vardır.

Miyazaki demem yetreli sanırım. Bilge pek rağbet etmese de, ben çok beğendim. Ama hala favorim "Rüzgarlı Vadi"...


Güzel bir filmdi, siyasi boyutunu çok eleştirenler olmuş, ama ben çok hissetmedim. David' in kaçışı, yolculuğu ve sonu güzeldi. İzlenebilir, vaktinizi boşa geçirmeyeceğiniz filimler katagorimde yerini aldı.


"Gözcü" çok değişik bir filmdi. Özellikle bir kazanın, bu denli hasarına tanık olmamıştım. İzleyin derim.
Görüldüğü üzere bu hafta film haftası yapmışım. Elimdeki kitap henüz bitmemesine rağmen, akşam yeni bir kitaba başladım, "Kör Saatçi" Richard Dawkins'in kitabı. Yıllar evvel aldığım bir kitap. Dönem dönem , bölüm bölüm okurum. Garip değil mi ? Evrim konusuyla ilgili bir kararsızlıktan değil, kitabın katagorisinden kaynaklanıyor sanırım. Yarın Bilge' yle kütüphaneye üye olmaya gidiyoruz. Sevgili Umur (elif ada) Ada' yla gittiklerini ve çok keyifli olduğunu yazmış bloğunda. Bu sebepten yarın bir deneyelim dedik. Gelmeyen baharın bedenime etkileri garip. Burnumda hafif bir akıntı, genzimde yanma duygsu ve en kötüsü de gözlerim. Alerji geçmişimiz tüm sülale olarak yoğundur. Ben pek etkilenmezdim, ama bu bahar zor olacak sanırım. Ama bahar gelsin de, katlanabilirim sanırım. Bu arada Bilge dün akşam "keçeli kalemlerin büyülü dünyası" nı keşfetti. Gerçi birkaç gün evvel bir denemiştik, ilk işi eline "pencere "çizmek oldu:)) Dün akşam ciddi anlamda beraber resim denemeleri yaptık. Çok hoşuna gitti, bana elini tutturup bir sürü dinazor, çiçek kız ve kutu kafalar ( oip' ten esinlenerek) çizdirdi. "Birlikte yaptık" diyerek çok sevindi ve akşam anne-kız ilk kişisel sergimizi açtık. En son piknikte topladığımız kozalakları da boyayarak sanatsal gecemizi noktaladık. Bu arada keçeli kalemleri alırken kalın uçlu almak daha verimli olur diye düşünüyorum. Benim gibi büyük bir market yerine bir kırtasiyeden alıyorsanız, sohbet ettiğiniz satıcının " abla eminmisin, keçeli kalem bu genelde aileleri evlatlıktan redde kadar götürüyor" uyarısını da ciddiye almayın:) en çok ikinci banyoda çıkıyor boyalar:))) Herkese keyifli ve sağlıklı hafta sonları diliyorum...