28.07.2010

OKUMAK, İZLEMEK, DİNLEMEK...

Başlıktan da anlaşıldığı üzere "üretmek" kelimesi bugünlerde rafa kalktı. Aslında kafamda bir sürü fikir var, ama hiç gücüm yok:( Sıcaklara ve hasta olmama bağlıyorum. Ofiste tüm malzemelerim bana, ben onlara bakıyorum... Bu kitaba bayıldı Bilge, bu günlerde evire çevire onu okuyoruz. Benim de hiç görmediğim hayvan resimleri ve bilgileri var içinde. Üzerinde hayvan resmi olan kitaplara, hayvanlı oyuncaklara bayılıyoruz. Biraz böceklerden çekiniyor onun dışında bir hayvandan korktuğunu görmedim. Evde Bilge' nin odasında kitaplığım var, bir de salonda. Geçenlerde Atatürk'ün resmi kayıtlara göre kütüphanesinde 4280 kitbı olduğunu öğrendim. Hayran olmamak elde değil. Şöyle bir baktım kitaplarıma 250 civarında benim (bunun 50 kadarı şiir kitabı), 50 civarında Bilge' nin kitabı var. Daha fazladır diye düşünmüştüm, hayal kırıklığına uğradım:(( Genelde okuyup, kitaplığıma öyle koyarım. Alıp da okumadığım kitap azdır. Demek ki az okuyorum dedim. Hızlanmalıyım...
Tabi bir de film izleme takıntım var. Bilge doğana kadar sinema, doğduktan sonra Dvd olarak izlediğim bir dolu fimim var. İtiraf ediyorum kitaplarımdan sayısı daha çok. Bu hafta "romantik komedi kuşağı" yaptım. Koca' da sever film izlemeyi ve genelde önce ben izlerim, sonra tekrar birlikte izleriz. (tuhaf değil mi) "Sevgililer Günü" filmi bir çok ünlünün oynadığı, komik bir filmdi. Karakterlerin hayatlarının birbiriyle bağlantısı güzel anlatılmıştı...

İtiraf ediyorum sırf George Clooney oynuyor diye aldığım bir filmdi, ama beklentimin çok üstünde çıktı:)) tavsiye ederim, izleyin...

25 yaşındaki bir adam ve 40 yaşındaki bir kadının aşkı... Adama bayıldım, çok romantik, çok düşünceli... Fena değildi, yanında çerez çepez ve diyet colayla bir akşamı doldurdu. Haftaya da bir "korku kuşağı" mı yapsam acaba? Bu arada bu günlerde Bilge'yle dilimizde hep bu şarkı. Keyifle söyleyip, dans ediyoruz...



27.07.2010

KAYBETTİĞİNİ BULMAK...

Bu sabah yaklaşık bir aydır bulamdığım kolyemi buldum. O kadar çok aramıştım ki:)) Evi, ofisi hatta ararken unuttuğum pek çok şeyi buldum:)) Kendimden şüpheye düştüm "acaba birine mi verdim" diye. Çok yaparım biri beğendiğinde boynumdan , kolumdan çıkartıp vermeyi, ama yok kimseye de birşey vermedim. Derken bu sabah çok alakasız bir yerde çıkıverdi karşıma, çok sevindim. Hemen taktım boynuma, eşeğini bulan adam misaliydim yani. Ayrıca gözlüğümü buzlukta, kocanın cep telefonunu da buzdolabında buldum:)) Evet bu hastalık beni mahvetti...


Dün akşam Antalya' dan arkadaşlarımız geldiler. Uzun uzun sohbet ettik, güldük eğlendik.Özlemişim arkadaş sohbetini. Bilge' nin gidişlerine bozulması, hatta küsmesi ama dayanamayıp arabaya kadar geçirmesi, buruk bir hal yarattı bende. Çocuk kalabalık istiyor etrafında, eş dost ne bileyim akrabalar olsun istiyor. Ama yok... Belki de yalnızlığa alışıyor büyürken, ne kötü...


26.07.2010

ÇANKIRI, ASKER DAYI VE BOL KAHKAHA...

Hafta sonunu tarif etmek için fotoğraflara bakmanız yeterli. Çankırı' nın Atkaracalar İlçe' sinde askerliğini yapan kardeşimin bugün doğum günü. O yüzden Pazar günü tüm piknik malzemelerimizi, mangalımızı, sepetimizi koyup arabaya erkenden düştük yollara.
Bilge "çok sıkıldıııım" diye biraz mızmızlansa da dayıyı görünce bir daha tekrarlamadı:))

Dayısıyla güldü, oynadı sohbet etti, hemde dayıyı şaşırtacak kelimelerle:)) Dayısı "ne kadar büyümüş " dedi, benim onun ne kadar büyüdüğünü düşündüğüm sırada:))


Benim gibi kardeşlerinizin doğumlarını görme şansınız olduysa, büyümelerini, haylazlıklarını, üzüntülerini, mutluluklarını gözüüzün önünde yaşadılarsa, böyle bir tuhaf hissediyorsunuz. Anaç yönünüz onlarla başlıyor sanırım...



Melen Çayı kıyısında bir yerde pikniğimizi yapmaya karar verdik. Etraftaki en güzel ağacın gölgesine bu güzel Kangal' ın yanına iliştik. Koca cüssesinden biraz çekinsek de, en güzel yer orasıydı.

Bu ineklere çobanlık yapıyordu. Arada gidip bakıp geliyordu. Verdiğimiz etleri o kadar sakin, teker teker yedi ki, asaletine hayran olduk.

Bilge pek sevdi, hal hatır sordu kendisine. Ben ilk kez bir kangalı bu kadar yakından gördüm ve bayıldım...

Çayın kenarında balık tutanlar vardı, mis gibi gökyüzü bir de devasa örümcek ağı. Örümceği görmemeyi dileyerek oturdum:))

Masmavi gökyüzününün altında, çayın sesiyle yaktık mangalımızı, keyifli bir piknik yaptık. Sonuna doğru kardeşimin devriye gezen asker arkadaşları da geldi. Bir şey yediremedim, benden önce köylüler tıka basa doyurmuşlar:)) Soğuk bir şeyler içip, Bilge'yle sohbet ettiler.
En son çayımızı da içip, kalktık. Pastahaneden pasta ve içecek alıp, dayıyı teslim ettik. Akşam arkadaşlarıyla kutladılar. Biz de "iyiki gelmişiz "diyerek dönüş yoluna geçtik. Dayıyı bırakırken uyuya kalan Bilge uyanınca dayı derdine düşse de "asker olmayı" biraz anladı sanırım. Bu arada şafak 204 kalmış:))

Ne zaman bir yerlere gideceğimi söylesem "leyleği havada mı gördün" diyen arkadaşlar için dün yuvasında bir sürü leylek gördüm:))

Cumartesi günü bu havuzu aldık, tabi bir de pompa. Şiştikçe Bilge sevinçten zıpladı havaya, balkona koyup, içini doldurduk.

Bizim balkon çok estiği için bir süre sonra böyle bir çözüm bulundu tarafımdan:))
Bu arada hala iyileşemedim, bugün pes edip antibiyotiğe başladım. Günlerdir uykumdan öksürerek uyanıyorum, umarım çabuk iyileşirim. Bir taraftan da Bilge' ye bulaşmadı diye seviniyorum...










23.07.2010

ÇOK HASTAYIM, ÇOK MIZMIZIM...

Çarşamba günü yüzme dersinden sonra uyuya kalan Bilge' yi yaklaşık iki saat sonra babası uyandırdı. Güya bir müşterimize yemeğe gideceğiz. Önceleri uyandırlımasına kızdığı için ağladığını düşündüğümüz Bilge "kulağım ağrıyooooor" diye kıyameti kopartınca, doktorda aldık soluğu. Gerçi içeri girer girmez neşesi yerine gelen, ağrıdan eser kalmayan Bilge' nin doktorla sohbetini, kocayla gülerek izledik. Dış kulakta ufak bir enfeksiyon başlamış. İki damla verdi doktorumuz, bir de havuz için tıkaç önerdi. Hazır gitmişken diş hekimi Bilge' nin dişlerini kontrol etti. "Herşey yolunda" sözünü duymak iyi oldu. Benim ağzım için aynı şeyleri söyleyemeyeceğim, erteleyip durduğum dolgular için sanırım haftaya gideceğim. Doktoru çok sevdim, sanırım cesaret toplayıp gidebilirim:)) Akşam burnum akmaya, boğazım kaşınmaya başladı. Sabah kalktığımda çok kötüydüm, hemen ilaç alıp yattım, yattım ve nerdeyse hiç kalkamadım:(( Bilge sağolsun zarurui ihtiyaçları dışında, nerdeyese yanıma hiç uğramadı. Arada gelip ateşime baktı" biraz az, ama çok ateşin var" dedi:)) Gece de evin her köşesini dolaştım sabaha kadar. Bugün daha iyiyim ama tanımadığım bir sese sahibim. Kafamsa o kadar ağır ki... Böyle mızmız bir haldeyim yani... Bu arada koca hafta boyunca hiç birşey yapmadım. Ne bir boncuk, ne polimer kil, hiç birşey yok... "Veda" filmini izledim. Eleştirleri bildiğim için çok büyük bir hayal kırıklığı yaşamadım. Livaneli' nin oyuncu seçimi konusunda fazlasıyla popilist davrandığını düşündüm. Gerçekten de roller oyuncularda eğreti durmuştu. Bir iki film daha izledim daha sonra bahsedeceğim. Kütüphaneden Bilge' nin önerisiyle aldığım bir kitabı okuyorum. "Avcunuzdaki kelebek" Ahmet Şerif İzgören' in ilk kez okuduğum bir kitabı. Normalde bu tarz kitapları pek sevmem, ama kısa kısa öykülerle fena bir kitap değil. Bu arada fotoğraf tuz gölünden çektiğim bir kare. Pazar günü Çankırı'ya asker olan erkek kardeşimi görmeye gideceğiz. Herkese iyi tatiller diliyorum...

21.07.2010

BALKON MANZARALARI

İçimde ukte olacaktı ,Bilge' ye dalından kopartıp domates yediremeseydim.Sonradan aldığım fidanlar güzel çıktı. Bilge bayılıyor bu domateslere, birazcık rengi kızaran hooop mideye:))
Bunlarda sırasını bekliyor. Keşke daha çok alsaydım bu fidelerden diye hayıflanıyorum ben de, ne yapalım artık seneye...

Bunlarda ilk diktiğim domates ve biber fideleri. Çok cansızlardı ben de sık dikmiştim, "kalan sağlar benimdir" mantığıyla. Hiçbirisi ölmedi ama ürün de vermedi. Seyreltsem mi diye düşündüm ama öyle güzel domates kokusu var ki kıyamadım, duruyorlar artık böyle:))


Sonbaharda annemden getirmiştim bu kalonceyi, kışı mutfakta geçirdi, yazın balkona aldım. Ama anneme son gittiğimde, ondakinin yapraklarının kırmızılaştığını ve pembe pembe güzel çiçek açtığını görünce "Antalya çiçeği" olduğuna karar verdim. Ama olsun bence böyle de güzel:))


Bunlarda ilk kez denediğim maydonozlarım. Tohumu bir gece suda bekletip ektim ama biraz sık oldu. Olmakla olmamak arası kararsız takılıyorlar kafalarına göre. Saksının diğer tarafını tahsis ettiğim nane tohumlarında "tık" yok.




Soğan ve sarımsaklardan boşalan saksılarıma ne yapsam diye düşünürken, geçen seneki horoz ibiklerimin çocukları çıktı, çok mutlu oldum onları görünce:))



Bu saksıda da yine bebek horoz ibiği, kart bir soğan ve bezelye olduğunu düşündüğüm bir bitki var.

Bu hanım "neslihen" , Bilge kendisine böyle diyor. Mutfağımıza teşrifinden beri özellikle akşam üzeri hoş kokusuyla bizleri memnun ediyor. Balkonda da küçük boyları var.Bu arada Bilge' nin ona gösterip, anlattığım her bitkiye farklı bir isim koyduğunu fark ettim. "Neşe palamutları, kala, menekşe ağacı, çiçek ağacı tohumu ağacı (yazıldığı gibi okunuyor)..." gibi. Bir de bilmiş bir hal alıyor gösterirken bunları.

Misafirleri dün bu kuşlara bırakıp, eve döndük:)) Ordan başka bir tanıdıkları aldı onları. Evde üç tane yaşları birbirne yakın çocuk olması "kabus" diye adlandıracağım bir durummuş. İlk yarım saatten sonrası, evlere şenlikti:)) Yaşayanlar bilir, tarife kelimeler yetmeyecek. Ama Bilge için iyi oldu. İlk kez kuzenleriyle bu kadar çok vakit geçirdi. Odası ve oyuncakları konusunda beni şaşırtacak kadar cömertti. Bu arada Allah erkek çocuk annelerine bol bol sabır ve güç versin, bu modelleri görünce Bilge çok sakin gözüktü gözüme...

19.07.2010

"BAAAK KOCAMAN OLDUM"

Bu günlerde dilimizde hep bu laf" büyüyorum ben, kocaman oldum". Nasıl da acelesi var:))
Cumartesi önce Güven Park' a uğradık, güvercinleri yemledik, kütüphaneye uğradık. Kitaplarımızı verip , yeni kitaplar aldık.


Bir mağazanın kitap reyonunda indirim vardı. Bilge resimli küçük öykü kitapları aldı. Ben de klasiklerden eksik olanları. Ama en güzeli aldığımız büyüteçti. Bilge bayıldı, karıncalara, çiçeklere, ağaç gövdelerine baktı. Hatta kendisine bakıp "ben böyle kocaman oldum" dese de, böyle büyünmeyeceğinin o da farkındaydı:))


pazar günü halası ve kuzenleri geldi Antalya' dan. Kızım kendisinden 2 yaş büyük ve 2 yaş küçük iki oğlan kuzeni çok güzel ağırladı. Cömertçe odasını açtı ve oyuncaklarını paylaştı. Ben de görmemiş edasında güzel sofralar hazırladım. Misafir ağırlamayı özlemişiz, iyi geldi...




16.07.2010

HAFTA BİTERKEN

Bir kocaman hafta daha bitti. Bu hafta yaptıklarımı fotoğrafladım. Hafta sonu polimer kil alacağım, renklerim nerdeyse bitti.
Geçen hafta bilekliğini yaptığım kolyeyi tamamladım, özellikle yazlık elbiselerle kullanılabilecek güzel bir kolye oldu.

Bu fular vari kolye versyonumun ikincisi (isme bak). Mumlu ipliği makarda ördüm, ucundaki taş özel birşeydi ama ben adını unuttum. Kum boncuk ve uçlarını metal aparatlarla süsledim, fena olmadı.

Bu da önceden yaptığım polimer kil uçlardan biriydi. Kahverengi ipek kumaşla bir ton açık renk kurdela kullandım.
Neyse gelelim bu sabaha, ofise geldik. Bir baktık, kepenkin asma kilidi yok, kapı zorlanmış. Kilidi açmak için yapmadıkları hamle kalmamış. Polis çağırdık, iki saat sonra geldiler. Çay içtiler, adımı falan yazdılar, geçmiş olsun dediler ve gittiler. Çünkü bir şey çalınmamıştı. Sonra karşıda oturduğunu öğrendiğim bir teyze geldi gece üç adam kapıyı zorladılar, polis çağırdım kaçtılar diye anlattı. Kadına teşekkür ettim, hırsızlara küfür salladım. Bu kadarla yırttık diye de şükür ettim. Allah herkesi hırsızdan, uğursuzdan korusun. İyi tatiller diliyorum...





15.07.2010

ŞANS, KADER, FALAN FİLAN...

Çam iğnelerinden yaptığım tacını, nar çiçekleriyle süsleyince o bir "kraliçe " olmuştu. Bir de kolye ekleyince, dünyanın en mutlu kraliçesi. Onun ülkesi yeşil, yemyeşil bir yerdi...
Hemen buyurdu ülkede yaşayan herkes "yoyo oynasın" diye, bir de "çam iğnesinden kolyeler taksınlar" diye. Sonra çeşit çeşit ağaçlar, çiçekler ve gülümseyen insanlar geldi bu ülkeye. Hepsi yeşil kolyeleri ve renkli yoyolarıyla mutlu mesut, sonsuza kadar mutlu yaşadılar, falan filan. Tabi Bilge' ye bu masalı anlatırken, yumuşak bir ses tonu, bir sürü mimik de kullanıyorum. Bayılıyor kraliçe olmaya ve en çok da masaldaki kraliçe olmaya...

Yıllardır tanıdığım bir arkadaşım var, bana hep "en iyi dostu" olduğumu söyler. Tanışıklığımız nerdeyse 10 yılı buluyor. Zor günlerinde, hastalandığında ve parasal sıkıntılarında hep ben arandım. Dostmum ya, kötü gün dostu... Ama nedense hiç iyi bir günü paylaşmadık, bazen aylarca konuşmadığımız oldu. Sonra "canım biricik dostum" diyerek çalan telefonlarla kaldığımız yerden devam ettik. Ben açıkçası "dostum" sıfatını hiç bir zaman kullanmadım onun için. Sadece eskiden gelen, her normal insanın sahip olduğu bir arkadaşımdı. Normal tarafım yani:))Birkaç yıl önce isyan ettim, bencil olduğumu söyledim, o da bana aynen şunları söyledi" kusura bakma senin kadar şaslı olamadım hiçbir zaman. Tanrı seninki gibi bir koca, bir çocuk vermedi, mutlu mesut bir hayatım yok " dedi. Daha bir sürü şeyde ekledi. uzun süre görüşmedik, sonra bir yerlerde karşılatık, yine görüşmeye başladık. O da dinledi beni zamnında, bende. Ama benim "şanslı" onun"şansız" hayatlarımız birbirinden o kadar farklıydı ki. Belki o yüzden sıkı bir bağ olmadı aramızda. Neyse uzatmayım bu arkadaşım geçenlerde evlendi. Üç yıldır birlikte olduğu ama ne hikmetse "en iyi dostu"yla tanıştırma gereği bile duymadığı bir adamla evlendi. Allah var gitmek için ufacık bir istek oluşmadı içimde, neden bilmiyorum. Ama yalnız bırakmamak adına gidecektim. Planda olmayan aksaklıklar çıktı ve ben gidemedim.


Kızgın bir ses tonuyla beni aradı, gidemeyeceğimi öğrendiğinde" son sözün bu mu" dedi... Elbetteki son sözüm bu değildi, olmamalıydı, sonuçta idam mahkumu değilim ki.. Neyse düğünden sonra mail attım, geçenlerde doğum günü mesajı attım, yanıt yok. Sanırım arkadaşım son sözünü söyledi.

Şimdi ben kendime şaşırıyorum, çünkü kırgın hissetmiyorum kendimi. Kızıma bakıyorum, Kocama hepsi birer şans mı, benim hiç payım yok mu diye düşünüyorum. Hayat kaç kişinin önüne gümüş tepside birşeyler sunuyor ki? Bilmiyorum...




14.07.2010

UFFF....PUFFFF...

Bugün dünden kalan baş ağrısıyla uyandım. Ne alaka anlamadım, sanki akşamdan kalmayım, ya da güneş çarpmış gibi. Ama ne içtim, ne güneşe çıktım. Böyle anlam veremediğim bir ağrı, ilaç almak istemiyordum ama dayanamayacağım sanırım:(( Bugün yüzme dersi var, bir sürü anne paronayası dinliyorum. "Vay benimkini az yüzdürdü, su soğuk mu, rüzgar estimi, hoca manyak mı" bunlar yazabildiklerim. İnsanların bu bilmiş halleri beni öldürüyor, madem o kadar uzmansın, niye paranı harcıyorsun boşuna. Otur kendin ders ver veledine, ha değilsen o zaman kapa çeneni ve karşındaki hocaya biraz güven. Sorunun da varsa çek hocayı karşına, anlat derdini. Geçen ders Bilge çok yorgun havuzdan çıkıp, çimlerin üzerinde kayıp poposunun üzerine oturmuş. Bir taraftan esniyor, bir taraftan ağlıyor. Hoca kucağındaki Bilge' yi teselli etmeye çalışıyor, bir taraftan benim gözümün içine bakıyor. Bu arada Bilge" çoook yoruldum, ben artık öğretmenimi sevmeyeceğim hüüüüü" diye ağlayıp duruyor. Klasik Bilge işte kızınca, kime kızarsa onu "sevmeyecek". Biz alıştık ama yazık hoca şaşkın bakıyor. "Sevmek" olgusunun önemli bir şey olduğunu kavradı sanırım diyorum"sevmemek"le cezalandırdığı için. Bu kadar çok telaffuz edince kavramamış gibi de geliyor neyse uzatmayım, duşa girip çıkınca rahatlayan Bilge, sonrasında üç saat uyudu. Uyandığında "ooooooy çok güzel dinlendim, yarın havuza gidiyormuyuz" dedi:))
Bu taşları Antalya' da deniz kenarından toplamıştık, dün boyadı, surat yapmaya çalıştı. Bir ara ben de takıldım ona. Günler çoook uzadı diye düşünüyorum. Tabi bunda 4 yaşındaki veledi tüm gün oyalamaya çalışmamın da etkisi büyük diye düşünüyorum. Sanki "anne" lafını bin çeşit versiyonuyla söyleyebilme yetisine sahip, sürekli aneeeeee, annne... Önce kendime, sonra tüm annelere kolaylıklar diliyorum...

13.07.2010

ÇOK ACELEMİZ VAR ÇOK...

Bilge bu cümleyle uyandı "çok acelem vaaaar, günaydın" ben önce cümlesine, sonrada onun yatağında uyanmama şaşırarak baka kaldım. Şu vakit oldu hala niye acalemiz olduğunu anlamış değilim:))
Bir zamanlar golf çantası olan bu oyuncağı, :Bilge biraz modifiye ederek, oyuncak çantasına çevirdi. Zaten golf de ziyadesiyle burjuva sporu diye sınıflandırıldı tarafımdan. Hollanda'lı dostlara, Antalya' da son gidişimizde bir oyunu 80 Euroya bulmuştum (tanıdık indirimi almıştık güya) ordan biliyorum:))( gerçi Belek' de ki sahalar dünyanın en iyi sahalarıymış)

Kuru dal boyama çalışmamız son hızıyla bu sabahta sürüyordu. Biraz iki fırça sür, bırak modunda ama olsun, elbet birgün bitirecek:)) Bu arada geçen akşam yaşadığımız bir durumu anlatayım. Yorgun argın eve gelen Koca, akşam yemeğinden sonra salona geçer. Sonra küçük kızını gözüne kestirir. Yere iki seksen uzanır ve
Koca: Kızııııııım sırtımı çiğnesene, şöyle bastıra bastıra...
Küçük kız (Bilge): Ağzımla mı?
Anne:??????
Koca: ??????
Anne ve koca karınları ağrıyana kadar gülerken
Küçü kız (Bilge): ??????
bilmem hayal edebildiniz mi? Aklıma geldikçe hala gülüyorum. Çocuk ne yapsın haklı ama, bilmez ki lastik misali bir dil kullanıyoruz, nereye çeksen oraya gidiyor.
Akşam "Dersimiz Atatürk" filmini izledim. Çetin Tekindor' un anlatımıyla güzel bir filmdi, Bilge' de bir kısmını benimle izledi. Sırada "Veda" filmi var onu en sona bıraktım, yarın akşam izlemeyi düşünüyorum. Etrafta kelebekler görüyorum beyaz beyaz uçuşan ama ne zaman makinayı elime alsam kayboluyorlar:))



12.07.2010

MERHABA KAPLUMBAĞA...

Bu sevimli kaplumbağayla pazar günü karşılaştık."Oyuncak Hikayesi 3" filmine gittik, çok güzeldi. Bilge' de, biz de ilgiyle izleyip çok beğendik. Çıkışta yan taraftaki Botanik Parkı' na indik.

Bilge bir sohbet, bir muhabbet ama kaplumbağa pek oralı olmadı. Evdeki su kaplumbağalarıyla kıyaslanınca devasa boyuttaki bu arkadaşa hayran hayran baktık ama çok yaklaşmaya cesaret edemedik:))

Bu güvercin kadar peşinde koşturanı olmamıştı. Bilge ne kadar hoplayıp zıplasa da iplemeyen güvercinin bu davranışını şaşkınlıkla izlemek bana kaldı. Ve bir kez daha söylüyorum "Bozkırın güvercinleri arsız kardeşim":))


Bir de bu boyalı ağaç vardı. Benim de yıllar evvel Nevşehir' de kırmızı boyalı bir ağacın önünde fotoğrafım vardır. Bir de mavi ağacımız oldu...
Bilge pek bir sevdi kendisini, dokundu, konuştu... "niye boyamışlar ki "dedi, "kurumuş, o yüzden boyamışlar sanırım" dedim. O da yerde duran bir ağaç dalı aldı, bu sabah kırmızı sulu boyayla boyuyor:))

Bu kaçıncı "rüzgar lülü"müz bilmem. Ne zaman görsek almak istiyor, ben de itiraz etmiyorum. O kadar rengarenk ve güzeller ki, almak istemesine şaşmıyorum.
Cumartesi günü kendimi mutfağa adadım. Çikolatalı ve vanilyalı dondurma yapma girişimim başarıyla sonuçlandı. Yıldız şeklinde ki kalıplardan sıcak kekleri çıkartmama yardım eden Bilge' yi, çaktırmadan tabaktan kek alırken görmek çok hoşuma gitti. Yanında da yeni yaptığım limonatayı hüpletti. Benim başarısız diye düşündüğüm sönük macaoronları, koca sildi süpürdü:))
"Yahşi Batı" filmini izledik kocayla, eğlenceliydi... Bir de benim yeni başladığım kitabı okuduk birlikte. Sinem Ersever' in "Arıza" kitabı... Önceleri sıkıcı bulduğum kitap, sonradan oldukça komik bir hal kazandı. Yazar akıl hastalıkları tanımılarının yer aldığı DSM-IV kitabından bahsediyor ve yaklaşık 1000 sayfalık kitapta 365 farklı isimlendirilmiş rahatsızlık var diyor. Bunların bazılarını (bize daha bir yakın olanlarını) ufak ufak anlatmış. Bunları okurken kocaya "şizoid" (şizofreniyle alakası yok) teşhisi koyduk. Bana gelince yazarında bir ara bahsettiği "potborik bir hal" var bende de. Biraz ondan, biraz bundan:)) Neyse çok uzattım, güzel bir kitap okuyun diyerek yazımı sonlandırayım...