21.12.2009

ATIMDA ŞURDA OTLAYA DURSUN...


At sevdamıza eklenen yeni arkadaşımız "menekşe". Cumartesi günü aramıza katıldı. Cumartesi günü Bilge' yle film aldık ve kendimizi abur cubura boğup, film seyrederken koca aradı. Nallıhan' da daha önce montaj yaptığı bir okuldan ağrıza çağrısı almıştık, beraber gidelim dedi. Önce yok falan desem de, ısrarına dayanamadım. Lahana moduna girip, yastığımızı battaniyemizi yüklendik. Muhteşem yol manzarasını izlerken "iyiki gelmişiz" dedim. Yol boyu kocanın da başının etini yedim, yeni bir fotoğraf makinası için. Bakıcağız artık. Nallıhan Ankara' nın en uzak ilçesiymiş. Okulda çalışanlar söyledi. Akşam yemeğinden önce bizi görünce çok mutlu oldular. Bu kısma geçmeden önce yoldan bahsedeyim. Ankara' dan çıkıp Ayaş'a yaklaşırken Bilge uyudu. Ayaş'tan sonra Beypazarı göründü. Eski evlere bakarak geçtik. Bir gün dolaşmak için gelelim demeyi de ihmal etmedik tabi. Yağmur bizden önce geçmişti yollardan. Sisli puslu ve muhteşem bulutlu bir yol manzarasıydı. Bir de kanyon vari, bize daha çok "Arabalar" filmini anımsatan tepeler çok güzeldi. Hava kararmadan bir lokanta da durduk. Bilge "iki saattir uymuşum, niye kaldırmadınız" diyerek uyandı. Şansımıza tertemiz bir "kamyoncu lokantası" denk geldi. Yemeğin üstüne yediğimz sütlaç, güzel ötesiydi. Ben normalde hiç sevmem sütlaçı, ama abartısız sıyırdım tabağı. Bu arada lokantada hayatımda gördüğüm en büyük "difenbahya"yı gördüm. 3-3,5 metre civarındaydı ve devasa yaprakları vardı. Oraya gelmeden, gene hayatımda ilk kez termik santral gödüm. Önce tuaf bulut zannettiğim dumanını çok uzaktan gördüm. Yaklaştıkça gün batımıda eklenince, kızıl gri arası dumanıyla canavar gibi görünüyordu. Şaşkınlıkla baka kaldım, yanından geçerken. Gökyüzüne karışan duman feci ötesiydi. Nefes alırken korktum. Tam 160km gittik ve Nallıhan' a ulaştık. Bizi mutfakta sıcacık bir köşede ağırladılar. Koca arızayla igilenirken, ben sıcak çayımı yudumladım. Bilge'yse her zamanki gibi yanında taşıdığı çantasını açıp, küçük bir hayvanat bahçesi taşıdığını gösterince insanlar şaşırıp kaldılar. O kadar küçük çantadan, o kadar oyuncak nasıl çıktı, ben de şaşırdım. Mutfak işlerine yardım eden annemden iki yaş büyük bir teyzeyle sohbet ettik. Çocukları uzaktaymış, kocası babam yaşlarındayken ölmüş. Evde yalnız kalmayım diye bu işe girmiş. Bende bizim hikayemizi anlattım. Annemi, bizlerin uzakta oluşumuzu ve babamı kaybedişimizi. İkimiz de de buruk bir gülümseme, "hayat böyle, iyiler uzun yaşamıyor" dedik. "Baharda buralar çok güzel oluyor, bir de baharda gelin" dediler. Hava karardığı için "aman dikkatli gidin" sözleri arsında veda ettik. İnsanların bu kadar sıcak olmaları, çok güzeldi. İnsanların birbirlerine samimi ve düzgün davranmaları için tanışmış olmaları ya da ortak bir mazileri olmaları gerekmediğini fark ettirdiler bana. Yola çıktığımızdan beri "balık tutan alacağız" diyen Bilge' yi büyük bir alışveriş merkezine götürdük. Ama ne yazık ki balık tutan bulamadık. Yukarıda ki atı görünce zaten aklında başka bir şey kalmadı. Mağzadan çıktığımızda, önüne gelen herkese atını gösterdi. Ona bakıp insanların gülümsemesini seyretmek çok güzel bir manzara. Ben de keyifle izledim. Eve geldik, öğlen yarım bıraktığımız filmi seyrettik. "Su Atı -Water Horse" çok güzel bir filmdi. Tavsiye ederim. Pazar günüyse tam anlamıyla sinir bozucuydu. Sabah trafikte kocanın arabasına, bir hanım abla çarptı. Kapının halini görüp, kocanın anlattığını dinleyince nasıl yaptığını hiç hayal edemedim. Neyse cana gelmesin elbette mala gelsin dedik. Bugünkü yoğun proğramının bir yerlerine sıkıştıracak koca artık, servise gidip yaptırma işini.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder