31.12.2009

VE DİLEKLERİM...

Sonunda bu akşam, yeni yıla hoşgeldin diyeceğiz. Hayatımıza dair şikayetlerim var mı? diye düşünüyorum, evet var ama önemli değil bunlar. Hepimizin sağlığı yerinde, hiçbirimiz amansız bir hastalığın pençesinde kıvranmıyoruz. Huzurlu bir hayatımız var. Arada imdat detiren maddi sıkıntılar olsa da, hiç önemli değil diye düşünüyorum. Bunun için de, hiç isyan etmedim. Gerçekten istediğim çoğu şeye sahibim, isteyebilecekleriminse sınırı olmayabilir... Listeler uzayabilir, olasılıklar var olabilir, dilin kemiği olmayışı gibi dilekleriminde kapatabileceğim bir kapısı yok. Herşeyden önce sağlık diliyorum, huzur ve mutluluk. Kızım ve tüm çocuklar için güzel ve güvenli bir gelecek, ülkem ve tüm dünya için barış diliyorum. Hayatımızı ve etrafımızı güzelleştirebilme gücü, kalplerimizde bir parça iyilik, ruhumuz içinse erdem diliyorum bol tarafından. Hayata karşı hep düzgün duralım, düzgün duran evlatlar yetiştirelim diyorum. Kendim için de ufacık şahsıma munhasır bir dileğim olacak. Sevdiğim insanlar galiba beni sert bir kaya zannediyorlar. Hayır öyle değilim, ben çok çabuk kırılan, çok çok üzülen ve hemencecik hüzünlenebilen bir insanım. Belki çok hoşgörülü gözüküyorum gözünüze, ama hoşgörüm kırgınlıklarımı kapatamıyor. Dileğim kendim için birazcık özen...Yüreğimde kırgınlıklar taşımak bana çok, ama çok ağır geliyor. Neyse herkese mutlu yıllar diliyorum, herkes kendine ve etrafındakilere iyi baksın lütfen...

30.12.2009

ESKİ YIL GİDERKEN

Biz, yani maaile eski yılı böyle uğurluyoruz.(Koca böyle bir poz vermeyi redetti). "Allah aratmasın 2009' u ve yeni yıl güzel olsun" la başlayan tüm iyi dileklerimizi diliyoruz. Sembolik de olsa keşke bir dilek ağacı olsaydı yakınlarda. Dalına gidip, bir parça birşey bağlasaydık. Kimse kötü bir dilek için böyle bir serenad yapmaz heralde. O yüzden belki, iyi dileklerimiz ağacın dallarını o kadar doldururdu ki, gerçekleşme ihtimaline olan inancımız artardı. Dün "ayaklarımın altı acıyana kadar dolaşma "isteğimi yerine getirdim. Teyzeme ve kuzenime yeni yıl hediyeleri aldım. Kendime eldiven ve kitaplar. Elif Şafak' ın "Aşk"ını ve Turgut Özakman' ını "Cumhuriyet" ini aldım. Otobüste yanımda Bilge olmadığı için kimseyle tanışmadım, kimse bana yer vermedi, kimseyi gülümsetemedim. Gene o olmadığı için, karnımı doyurmadan geldim:)) Etrafa daha bir dikkatli baktım. Sokak ve cadde isimlerini belleğime kaydetmeye çalıştım. Gene kayboldum, ama yolumu buldum. Bir ara "keşke yanımda biri olsaydı" diye geçirdim içimden, ama olsun iyi geldi dolaşmak. Akşam market alışverişi yapıp, kendimizi mutfağa attık. Koca bir taraftan ben bir taraftan yemeği hazırladık. Uydurma bir çorba yaptım, ama çok güzel oldu. Koca da herzaman ki gibi etli bir yemek yapıp "bu işi biliyorum ben " sözleri arasında güzel bir yemek yedik. Bilge itiraz etmeden yediği zaman, akşam yemeklerini tadına doyulmuyor. Ardından tırsarak " Supernatural" ı izledik. Koca bayılıyor bu diziye. Çamaşırları katlama başarımın ardından, maksimum 3 gün içinde yerlerine kaldırma sözü vererek mutfağa daldım. Mutfak önlüğünü taktığımı gören, Bilge gölge misali bitti dibimde. Biraz şamata, baya gürültü ve ciyaklama sesleri arasında bugün ki "yılbaşı partisi" için, kek ve poğaça yaptık. Meyva ve mayva suyu da ekleyip, elimizde poşetler, sabah kreşe bıraktık Bilge'yi. Bir ara "ben de geleyim partiye" dedim "hayııır büyükler gelemez" dedi. Bir de sabah ki korkunç diyoloğumuz var. Aynen şöyle gerçekleşti;

Bilge: Anne ruj isiyoyum
Anne: Boşver napacaksın ruju, sen hem küçüksün
Bilge: Annnnnneeeee ruj istiyyyyyyyyooom dedim sanaaaa
Anne: Tamam parlatıcı sürelim. der ve elindeki parlatıcı ne ara Bilge' nin eline geçip havada uçmaya başladığını anlayamazken
Bilge: Mor ruj istiyoyyyuuuum ben mor
Anne: ??? mor mu? Mor rujum yok ki benim.
Bilge: Bana ne mor ruujjj itiyooooooom.
Anne: ??? ama ben esmerim, mor bana yakışmaz ki dedikten sonra çaresizce çekmeceleri karıştırmaya başlarlar. Kahverengi ve yine kahverengi beğenilmeyen seçeneklerden sonra muhtemelen eşantiyon bir kırmızı ruj bulunur.
Bilge: Hıh bu olur der.Eline küçük bir ayna alıp ruju sürer... Arabada bir ara "rujum geçti galiba" dese de bu mevzu böylece atlatılır. Anne ne akla hizmet sabah sabah bu işkenceye katlandığı sorusunun cevabını, bu yazıyı yazarken bulur. Bugün keyfini kaçıracak hiç birşey olsun istemediğini fark eder...
P.S: şimdi fark ettim Bilge' nin dilini yuvarlayabildiğini:))))

29.12.2009

MUMLUKLAR...


Bunları yeni yaptım. Fırına sığdırabileceğim cam obje arayışım sırasında, bu bardakları buldum. Polimer kille, çiçekler falan yaptım. Attım fırına, çıkınca da vernikledim. Bence güzel oldular. Dün Bilge' nin çarşamba günü kreşte yapılacak "yeni yıl partisi" için alışverişe gittik. Bu arada hediye çekilişi yapmışlar ve Bilge Poyraz' ın adını çekmiş. Biz de akşam oyuncak reyonunda aldık soluğu. Aslında niyetimiz araba almaktı, gerçi aldık da ama Bilgeye. Yani Bilge' ye kocaman uzaktan kumandalı bir araba (ışıklı falan, kocanın yönlendirmesiyle), Poyraz'a ise değişik şekiller yapabileceği öğretici bir set aldık. Bence Poyrazın hediyesi daha güzeldi. Koca hediye paketi yaptırırken, biz bir tuvalet molası verdik. Koşa koşa gittik geldik. "Baba nerdesiiiiiiin" sesleri arasında, babayı bulduk. Arabaya doğru giderken beş karış suratı olan Bilge, arabada ağlamaya başladı. "Bana hediye yaptırmadınııııııızz" diye. Koca sadece Poyraz' ın hediyesini paketletmişti. Ne kadar anlatsakda nafile oldu. Ben elimde oyuncak, otoparktan koşa koşa mağazaya geri döndüm. Paket sırasında kavga ettim (sıramı almaya çalışan bir adamla) ve nihayet hediye paketiyle arabaya geri döndüm. Bilge etrafa önce gülücükler, sonra da paket kağıtlarını saçtı. Evde tüm uğraşlara rağmen çalıştırılamayan araba, koca tarafından değiştirilip gelindi. Sonra birlikte ışıklar saçarak ve "hıııın, hııın sağaa yook sola çevir" sesleri arasında uyuya kaldığımı hatırlıyorum. Sonra yatağıma gittiğimi, ardından Bilge' nin odasında uyandığımı, tekrar yatağıma gittiğimi hatırlıyorum. En nihayetinde sabah Bilge' nin odasında uyandım:))) Bugün kitap almaya gitmek istiyorum. Bir komşum gelecek, kurdela nakışı öğreteceğim. Kargo da gelip gittikten sonra kendimi buz gibi Ankara sokaklarına atacağım...

28.12.2009

BİLGE VE TİYATRO

Pazar günü Ankara Sanat Tiyatrosu' da izledik bu oyunu. "Denizkızı ve Sevimli Korsanlar" müzikli ve danslı güzel bir oyundu. Bu tiyatroda ilk kez bir oyun seyrettik ve kesinlikle tekrar ve tekrar gideceğiz. Çok samimi ve sıcak bir havası vardı. Gişedeki görevliden, etraftaki diğer görevlilere kadar oldukça güleryüzlüydüler. Sahne biraz küçüktü ve biz sahneye yakın oturduğumuz için, Bilge önce şaşkınlık soruları sorarak ve ürkerek baksa da çabuk geçti bu hali. Merakla ve gülümseyerek seyrettik. Haftaya da sinemaya gideceğiz. Cumartesi temizlik yaptım, dip köşe her yeri parlattım. Bilge' nin odasını düzelttik beraber. Bu arada pazar günü tiyatro çıkışı meşhur "balık tutan"ımızı aldık. Hem de oltaya yakalanan balıklar ışıklar, falan saçıyor. Bayıldı oyuncağa, sabah okula götürmek ister diye korkmuştum ama hiç oralı olmadı. "Çocuklar zarar vermesin, evde kalsın bunlar" dedi. Kalabalık içinde dolaşmak aslında iyi geldi. Bugün bir sürü işim var. Hadi bana kolay gelsin:))

25.12.2009

İNGİLİZCE ÖĞRENMEK

Hep uktedir içimde İngilizce konuşamamak. Yıllarca süren eğitim hayatım boyunca bana verilen
İngilizce dersleri hep birbirinin tekrarı olduğu için malesef "what is your name" den öteye geçemedi. Bir dönem öğrenmek için kendimce çabaladım ama bu çaba vakit ayırıp bir kurs şekline dönmediği için sonuçsuz kaldı. Bu arada benim gibi bir çok insanın ortak özelliği az çok anlamak, ama konuşamamak. Bu da bir nevi kara mizah gibi. Nerden bu konuya geldim, Bilge kreşte İngilizce öğreniyor ya. Artık çıt çıt değil, çok net teacher diyoruz. Akşam da taklit ederek kedi ve köpeğin İngilizce karşılıklarını anlattı bana. Bu arada göz, burun, zürafa ve kurabiyenin karşılıklarını da öğrendik ve hiç unutmuyoruz. Evde bunu geliştirmek için neler yapabileceğim konusunu biraz araştırayım diyorum. Dün akşam ben aldım Bilge'yi kreşten. Eve geldik. Lüfer vardı, güzelce buğulama şeklinde fırına verdim. Bilge parmak patates istedi. Ben patateslerle uğraşırken oda kolları sıvayıp brokolileri yıkadı. Nerdeyse yüzme öğrenecek kıvama geldiklerinde, haşlanmak üzere zar zor elinden alabildim. Çok güzel ve keyifle balık yedi. Brokolileri ise kendince canavar olup sildi süpürdü. En güzeli ise "yemeğimi bitirdim mutlu oldun mu?" sorusu oldu. Akşam koca geç saate kadar çalıştığı için balık partimize yetişemedi. Gerçi biz ona da ayırmıştık. Bilge odasında film seyretti bende "House" u izledim. Sonrasında bende gene tavuk halleri:)) Bilge' nin "baba geldiiiiiiii" çığlığıyla uyandım. Biraz kitap okumaya çalıştım bu arada gene uyumuşum. Koca da Bilge' nin odasında uyumuş. Sabaha karşı aynı anda uyanıp yerimize yattık. Sabah spora gittim. Fitnes seanslarımı belirledim. Bu arada ya evdeki tartı bozuk ya da kilo vermişim. İki kilo kadar ama olsun bence sevindirici. Bugün çok güzel bir sibirya kurdu gördüm mavi gözleriyle bana baktı ve ben bir gün bahçeli bir evimin olmasını diledim...

24.12.2009

OYALANMALIK...


Bunlar için çok uygun bir isim oldu" oyalanmalık". Özellikle akşam televizyon önünde geçireceğim zamanları dolduruyorlar. Hem çabuk da bitiyor. Bugün garip bir duyguya kapıldım. Sabah Bilge' yi kreşe bırakırken camdan dışarıya baktım. Evleri, sokakları ve bu şehri düşündüğümde, sanki burda yaşamıyormuşum gibi geldi. Sanki hala Antalya' dayız ve ben uzun süredir annemi, kardeşlerimi, tanıdık caddeleri ve denizi görmemişim gibi geldi. Arabanın camından dışarı bakan, kendime baktım ve başakasıyımışım ya da başka bir fotoğaftaymışım gibi hissettim. Ruhum galiba gitmeye hazırlanan yılla birlikte, özlemle doldu. Aslında kendimi dışarı atmak istiyorum, tanımadığım sokaklarda dolaşmak, ayaklarım acıyana kadar yürümek istiyorum. Sonra uçağa binip annemi görüp, akşam Bilge'nin kreş çıkışına yetişmek istiyorum. Denizi görmek istiyorum, uzun uzun bakıp, masmavi olamayı hayal ediyorum...Babama Bilge' yi göstermek istiyorum. "Bak bu senden bir parça" demek istiyorum. Aslında ben uzun uzun ağlamak istiyorum...

23.12.2009

İNSAN NASIL ZORLANIR?

Pazar günü bahsettiğim ufak kazayla ilgili, çarpan "ben kusurluyum" diyip kabul etse de, eksper kusurlu olarak kocayı buldu. Kaskonun bitmesine de 3 gün kalmıştı. Şansın böylesi, hasarsızlık indirimi güme gitti böylelikle. Asıl komedi kapının değişimi için servis üç gün istiyor. Ticari araç olduğu için sigorta şirketi, bu üç günlük süre için bize araç vermiyor. Neden? Çünkü ticari ya , işimiz gücümüz aksasın diye. Bu kadar olur. Teminatlar arasında böyle bir seçenek bile yokmuş. Geçen seneki kasko bedeli 1,356,44-tl, zorunlu trafik sigortası ise 231,84-tl ne anladım şimdi bu kadar parayı verip, bu kadar basit bir hizmetten yararlanamama manıtğını. Üstelik dakikalarca telefonda bekletildim ve bu soruma cevap alamadım. "Burası Türkiye şaşırmamak lazım" cümlesini bir kez daha tekrarlıyorum, üzülerek. Ama çok da kızdım. Olaydan çok güya kurumsal gözüken ve müşteri ilşkileri bölümü olan yerlerde çalışan insanların,tamamen ikna kabiliyetinden yoksun olmalarına. Gerçi belki böyle bir yetenekleri vardır ama nedense hiç birisi bunu kullanmıyor. "Ama bu çok mantıksız" sözüme "mevzuat böyle" karşılığı ne kadar acı.
p.s: Yukardaki kolyemi geçen sene yapmıştım, çok severek kullanıyorum. Fotoğrafa bakıp yazıyı okuyunca pek bir "kel alaka" oldu, ama ne yapalım, olsun artık...

22.12.2009

SERAMİK GÜLLER


Bu üçüncü denememdi ve sonunda seramik hamurunu istediğim kıvamda yapabildim. Henüz verniklemedim, biraz daha kurumalarını bekliyorum, ardından bir kaç güzellik düşüneceğim. Bugün biraz polimer kil çalışmayı düşünüyorum. Ay sonu gelip işlerim yoğunlaşmadan, bir şeyler yapmalıyım. Bugün hava güneşli, ama buz gibi. Sabah erken kalktım, etrafa şöyle bir baktım ve sonuç olarak; ev gene göçüyor. Gene elime kağıt kalem alıp, günük yapılacaklar listesi yapmalıyım. Sonra üzerlerini teker teker çizip, hem düzeni sağlamalı hem de mutlu olmalıyım:))
Ama ne yaparsam yapayım Bilge' nin odasını düzenleyemeyeceğimi çok iyi biliyorum. Belki dağınık olmasını seviyordur bu yüzden çok da üstüne gitmeyim diyorum. Akşam banyodan sonra saçlarını kuruturken koca bininci kez Bilge' nin saçlarını kestirme isyanını dile getirdi. "Bu ne ya el kadar çocuk, dünya kadar saç" dedi. Adam haklı da, biraz daha kestirmezsek "Rapunzel" olacak. Hafta sonu bu konuyu halletmeliyim. Banyodan banyoya tartıyor, böyle olunca da saçlar
can yakıcı boyuta gelebiliyor. Gerçi annem eğer saçlarını kestirirsem evlatlıktan reddetmekle tehdit emişti ama zaten kısacık da kestirmeyeceğim. Gene bağlanacak şekilde kestiririm. Ben ilkokula başlayana kadar saçlarım popoma kadar uzundu. Nefret ederdim banyo yapmaktan. İlkokula başlayacağım zaman, annem kısacık kesmişti. O kadar mutlu olmuştum ki. Rahmetli büyükbabam beni çok severdi ve saçlarımı kestiği için annemle yanlış hatırlamıyorsam üç ay konuşmamıştı. Tarih tekerrürden ibaret mi acaba? Bugün yanıma Ataol Behramoğlu' nun" Büyük Türk Şiiri Antolojisi" kitabının 1. cildini aldım. Dışarıda buz gibi, ama güneşli bir hava, içerdeyse yanan kombi ve sıcacık çayım. Okumak için iyi bir seçim diye düşünüyorum.

ORMAN

Su değil, mevsimin havası akan,
Duyduğun yaprağın, dalın sesidir;
Suda yıldızların parıltısıdır,
bu karanlıkta bazı bazı çakan...
AHMET HAŞİM ( Piyale)

21.12.2009

ATIMDA ŞURDA OTLAYA DURSUN...


At sevdamıza eklenen yeni arkadaşımız "menekşe". Cumartesi günü aramıza katıldı. Cumartesi günü Bilge' yle film aldık ve kendimizi abur cubura boğup, film seyrederken koca aradı. Nallıhan' da daha önce montaj yaptığı bir okuldan ağrıza çağrısı almıştık, beraber gidelim dedi. Önce yok falan desem de, ısrarına dayanamadım. Lahana moduna girip, yastığımızı battaniyemizi yüklendik. Muhteşem yol manzarasını izlerken "iyiki gelmişiz" dedim. Yol boyu kocanın da başının etini yedim, yeni bir fotoğraf makinası için. Bakıcağız artık. Nallıhan Ankara' nın en uzak ilçesiymiş. Okulda çalışanlar söyledi. Akşam yemeğinden önce bizi görünce çok mutlu oldular. Bu kısma geçmeden önce yoldan bahsedeyim. Ankara' dan çıkıp Ayaş'a yaklaşırken Bilge uyudu. Ayaş'tan sonra Beypazarı göründü. Eski evlere bakarak geçtik. Bir gün dolaşmak için gelelim demeyi de ihmal etmedik tabi. Yağmur bizden önce geçmişti yollardan. Sisli puslu ve muhteşem bulutlu bir yol manzarasıydı. Bir de kanyon vari, bize daha çok "Arabalar" filmini anımsatan tepeler çok güzeldi. Hava kararmadan bir lokanta da durduk. Bilge "iki saattir uymuşum, niye kaldırmadınız" diyerek uyandı. Şansımıza tertemiz bir "kamyoncu lokantası" denk geldi. Yemeğin üstüne yediğimz sütlaç, güzel ötesiydi. Ben normalde hiç sevmem sütlaçı, ama abartısız sıyırdım tabağı. Bu arada lokantada hayatımda gördüğüm en büyük "difenbahya"yı gördüm. 3-3,5 metre civarındaydı ve devasa yaprakları vardı. Oraya gelmeden, gene hayatımda ilk kez termik santral gödüm. Önce tuaf bulut zannettiğim dumanını çok uzaktan gördüm. Yaklaştıkça gün batımıda eklenince, kızıl gri arası dumanıyla canavar gibi görünüyordu. Şaşkınlıkla baka kaldım, yanından geçerken. Gökyüzüne karışan duman feci ötesiydi. Nefes alırken korktum. Tam 160km gittik ve Nallıhan' a ulaştık. Bizi mutfakta sıcacık bir köşede ağırladılar. Koca arızayla igilenirken, ben sıcak çayımı yudumladım. Bilge'yse her zamanki gibi yanında taşıdığı çantasını açıp, küçük bir hayvanat bahçesi taşıdığını gösterince insanlar şaşırıp kaldılar. O kadar küçük çantadan, o kadar oyuncak nasıl çıktı, ben de şaşırdım. Mutfak işlerine yardım eden annemden iki yaş büyük bir teyzeyle sohbet ettik. Çocukları uzaktaymış, kocası babam yaşlarındayken ölmüş. Evde yalnız kalmayım diye bu işe girmiş. Bende bizim hikayemizi anlattım. Annemi, bizlerin uzakta oluşumuzu ve babamı kaybedişimizi. İkimiz de de buruk bir gülümseme, "hayat böyle, iyiler uzun yaşamıyor" dedik. "Baharda buralar çok güzel oluyor, bir de baharda gelin" dediler. Hava karardığı için "aman dikkatli gidin" sözleri arsında veda ettik. İnsanların bu kadar sıcak olmaları, çok güzeldi. İnsanların birbirlerine samimi ve düzgün davranmaları için tanışmış olmaları ya da ortak bir mazileri olmaları gerekmediğini fark ettirdiler bana. Yola çıktığımızdan beri "balık tutan alacağız" diyen Bilge' yi büyük bir alışveriş merkezine götürdük. Ama ne yazık ki balık tutan bulamadık. Yukarıda ki atı görünce zaten aklında başka bir şey kalmadı. Mağzadan çıktığımızda, önüne gelen herkese atını gösterdi. Ona bakıp insanların gülümsemesini seyretmek çok güzel bir manzara. Ben de keyifle izledim. Eve geldik, öğlen yarım bıraktığımız filmi seyrettik. "Su Atı -Water Horse" çok güzel bir filmdi. Tavsiye ederim. Pazar günüyse tam anlamıyla sinir bozucuydu. Sabah trafikte kocanın arabasına, bir hanım abla çarptı. Kapının halini görüp, kocanın anlattığını dinleyince nasıl yaptığını hiç hayal edemedim. Neyse cana gelmesin elbette mala gelsin dedik. Bugünkü yoğun proğramının bir yerlerine sıkıştıracak koca artık, servise gidip yaptırma işini.

18.12.2009

CUMA GÜNLERİNİ SEVİYORUM


Sahiden seviyorum cuma günlerini. O kadar yıl özel şirketlerde çalıştım, hiç cumartesi pazar tatil olan bir işim olmadı. Hiç 9/5 çalışmadım. Yatak yorgan hasta yatmadığım sürece, hep gittim işime. (Eski patronlarım şahidimdir). Şimdilerde kocanın böyle bir lüksü yok, ama ben gelmiyorum cumartesileri ofise. Bilgeyle Cuma akşamları başlıyor tatilimiz. Evin yakınlarındaki esnaftan ihtiyaçlarımızı alıyoruz. Cuma, cumartesi biraz temizlik, biraz mutfak, dolap düzeni derken, pazar gününe iş bırakmamaya çalışıyoruz. Artık mevsim kışa döndüğünden ev eğlenceleri bulma zamanı. Bu aralar tiyatro da izlemek istiyoruz, bakalım ayarlayacağım birşeyler.Bu hafta taşınmaydı, koşturmaydı derken, telaşlı bir şekilde geçti gitti işte. Gelecek hafta için umutluyum. Sabah platese gittim. Hoca karşımızda esneyip duruyordu ve sürekli "çok cansızsınız hanımlar" diyordu. Yorum yapmıyorum, zira gıcık topla mekik çekerken baya yorum yaptım içimden. Gelecek hafta fitnes programını da ayarlamalıyım. Neyse aslında ben bugün Koca' dan bahsetmek istiyordum. Yılın envanteri şeklinde. Dün Bilgeyle başladım, bugün koca da sıra. Uzun uzun yıllar evvel tanıştık, dile kolay tam 15 yıl önce. Üniversitedeydik o zaman. Ben saçlarım belimde, sonunda da olsa ellili kilolarda tam bir rockçı tayfa kızıydım. Koca ise kıvır kıvır saçları, deri ceketi, pek bir çekingen, gülünce gözleri düz bir çizgi halini alan bir adamdı.Hiç çıkma teklif etmedi, evlenme de teklif etmedi. " Teklif özürlüsü" diyebiliriz kendisine. Lügatında süpriz yapmak, hediye almak, iltifat etmek, hinlik cinlik düşünmek hiç olmadı. 15 yıldır ne saçları döküldü, ne de göbeği çıktı. Hemen hemen aynı kiloda, o zamnlar saçları uzundu, şimdilerde kısa. Adam çok stabil yani. Beraberliğimiz benim 17 onun 18 yaşına denk gelen bir dönemde başladığı için, ben hep birlikte büyüdüğümüz hissine kapılırım. O zamandan bu yana ciddi anlamda kavgamız ya da kalp kırıklığımız olmadı. O hep geveze yüreğimi büyük bir sabırla dinledi. Şefkatini bana hep hissettirdi. Asla kıskanç bir adam olmadı, asla beni şımartmadı. Bazen beni deli edercesine sakindir. Aslında ben de için için bu özelliğine gıpta duymuşumdur. İyi bir adam yönünü, kızımızın doğumuyla iyi bir baba sıfatıyla tamamladı. Bu günlerde gelecek için her ne kadar kaygılı da olsa, çok ama çok çalışarak iyi temeller atmaya çalışıyor. Ben de ona destek olmaya gayret ediyorum. Kötü günler de gördük elbette. Ama anı torbamız güzel günlerle dolu...

17.12.2009

BEN YAKIŞIKLIYIM DEĞİL Mİ?


Bu günlerde sürekli bu soru dilimizde. Ne kadar " kızlar güzel, erkekler yakışıklı olar" diye açıklamaya çalışsak da inadı inat. O "yakışıklı" bir kız. Allah' tan "askere gitme" isteğini unuttuğu için, buna da şükür diyoruz:)) Kızım bu sene sık sık belirttiğim gibi "kocaman" oldu. Tam gün kreşe gidiyor. Bir günde, binlerce soru sorabiliyor. Çok güzel şarkılar söylüyor. Mutfakta vakit geçirmeyi seviyor. Oyuncak araba düşkünlüğü devam ediyor, bebeklerin yüzüne bakmıyor. Çanta bağımlısı, sabahları üzerinde pijamaları saç baş dağınık ama çantası elinde oluyor. Atları çok seviyor, nerdeyse sürekli atlardan bahsediyor. Bayramlarda çok mutlu oluyor, çünkü tüm sevdiklerini bir arada görüyor. Yeni tadlara daha açık. Çikolata delisi ama meyve de yiyor. Sinema ya da tiyatroya korkmadan gidebiliyoruz, hiç sıkılıp çıldırmadan seyredebiliyor. Kendine ait çizgi film ve animasyon filmlerden oluşan bir DVD arşivi var. Hala her duyduğu hareketli müzik parçasında dans ediyor. Uyanmasına yakın yanına yatarsanız, öpe koklaya uyandırıyor sizi. Bir de minik ellerini yüzünüzde şefkatle gezdiriyor, hatta abartıp şefkate boğuyor. Gözlerine gözlerinizi dikip bakarsanız çok utanıp "bakma bana öyle "diyor.(özellikle babaya) Babayla akşam kudurmaları hala revaçta. Baba pes edip bir kenara yığıldığında, etraf savaş alnına dönmüş oluyor. Hala anne, babaya şikayet ediliyor ve hala baba bunları yiyip anneye saçma sapan sorular sorabiliyor. Anneyse evde sessiz çığlıklar atıp ya örgüsüne ya da kitaplarına gömülüyor. Eskiden yazdığım bir şiirimi ekliyorum bugün..
KAHRAMAN
Bu şehri düşünüyorum
büyütüp gözümde kocaman yaptığım şehri
ve o büyüdükçe
küçülen yüreğimi,
hayallerimi ve umutlarımı...
Zamanın su gibi akıp geçtiği
şu koca dünyada
ömür denen teknemi
bu koca şehre,
küçük yüreğime,
akıntıya, fırtınaya yani herşeye rağmen
yüzdürmeye çalışıyorum
ve bu yüzden
kendimi kahraman ilan ediyorum.
Yeryüzündeki milyonlarca kahramandan biri...
S.K.T

16.12.2009

SONUNDA TAŞINDIK


Kaç gündür kafamı yorup duran ofisi taşıma konusu, sonunda iki gündür bedenimi de yorarak nihayete erdi. Yeni yer biraz minyatür ofis izlenimi yaratsa da gözümde, her ay cebimde kalacak parayı düşününce, bu düşünceleri kovalıyorum kafamdan. İşlerime engel olmayacak, sıcak olacak, ekonomik de zaten, daha ne olsun ? Akşam Bilge' yle çok güldük. Teyzemlerde, geçen gittiğimizde küçük bir topunu buldu. Akşam onu elinde tutmuş "bak bu örümcek adam, buna sipayderrrr man diyerler gördün mü ?"dedi, ardından tayt giymiş örümcek adamı gösterip "bak örümcek adamında cicisi ve poposu var, hahhah çok komik" dedi, ben orda koptum. Koca işle boğuştu geç saatlere kadar. Bilge' de inadım inat dedi, çok geç uyudu. Yorgunluktan yatağıma nasıl gittiğimi bile hatırlamıyorum. Sabah herkesten önce uyandım. Ortalığı toparladım. Bilge de, Koca da sürünerek kalktılar. O doldurdu, ben boşalttım çantasını.En sonunda anlaştık, içi oyuncak dolu çantanı fermuarını zar zor kapatana kadar. İşin ilginç tarafı kreşte hiçbir oyuncağını çıkartmıyormuş. Ama çantasını hiç elinden bırakmıyormuş. Yani yemek yerken, tuvalete giderken ve uyurken yanından ayırmıyormuş. Sorun olarak görmelimiyim bu durumu bilemedim. Belki de evden bir parça olsun istiyor yanında, belki de sahiplenme güdüsüdür bilemiyorum ki. Çok güzel şarkılar söylüyor; "gece yarısııııı ışıklar söndüğünde, elinde çobasıııııı yeni yıl geldiiiiiiii" gerisini unuttum. Ama çok güzel söylüyor. Dün yeni bitirdikleri çalışma kitabını verdiler kreşten . Eve dönerken uğradığımız markette ki kasiyere gösterdi gururla. İçindeki resimleri sordular o cevapladı. En son bir resim daha gösterdiler, bu kim? diye. Bizimki tereddütsüz "Atatürk" dedi. " Aferin" sesleri arasında çıkarken, ben köşelerimi sayamadım:)) Gurur duymak deniyor değil mi buna? Yok abartmak değil, sahiden gurur duymak bunun adı.

14.12.2009

HAFTAYA BAŞLARKEN


Hafta sonu, teyzeme gitmek dışında tamamen tembelliğe ve huysuzluğa adanmış bir hafta sonuydu. Soğuktan mı, taşınmaktan mı, yoksa tamamen "kızsal durumlardan" nı bilinmez, çok gergindim. Uflayıp puflayarak evin içinde bir o tarafa devrildim, bir bu tarafa. Bu durum Kocayla Bilge dayanışması yarattı tabi. Takıldı onlar kafalarına göre. Şu an malzemelerin yarısı burda, yarısı yeni yerde. Bugün işlerini bitirince taşıyacaklarmış. Aslında biraz abarttığımı kabul ediyorum, öyle ya da böyle taşınacak herşey nihayetinde. Ama herşeyin bu kadar yavaş ilerlemesi beni sinir ediyor. Ankara gerçekten soğudu. Bugün yarın kar yağar diyor herkes, yağsın da zaten belki soğuk kırılır biraz. Ağaçların üzerinde dökülecek yaprak kalmadı. Artık beyaza bürünme zamanı. İnsan Bozkırda evini daha bir seviyor, dip dibe oturmayı, sarılıp uymayı. Sonra lahana gibi üst üste giyinmek, "hoh"layarak ellerini ısıtmak ve kırmızı burunla dolaşmak da var elbette. Tarhana ve tavuk çorbası, mis gibi kahve, limonlu çay, meyve çayları baş köşemizde. Birde sıkma portakal tabi. Acil kendime eldiven örmeliyim, geçen senekileri bulamıyorum. Bu haftaya dair yerleşmek dışında hiçbir planım yok. Bakalım günler ne getirecek. Bilge benim tüm huysuzluklarıma karşın, hafta sonu beni iyi idare etti. Bu arada pazar günü onunla ıslak kek ve kremalı poğaça yaptık. O kadar çok ıslak kek yediki koca da, ben de dokunmasın diye dua ettik. En güzeliyse yerken çıkardığı"hımmm çok güzel olmuş, ne güzel yampışım , haaaaam"sesleri, görülmeye değerdi. Ben gene onun kocaman bir mucize olduğunu fark ettim. Hayatta en korktuğum şeylerden biridir, kendimi ona yanlış ifade etmek. En çok da bu yüzden yazıyorum zaten. Güzel bir gelecek hayali kuruyorum onin için. Ama bu hayalleri sembolleştirmiyorum. Sadece maddi manevi donanımlı olmam gerektiğini biliyorum ve bunun için çabalıyorum... Bugün Sunay Akın şirrleri okuyorum. Yıllar evvel ilk okuduğumda ne hissediyorsam, şimdilerde daha yoğun bir şekilde hissediyorum...
EL İŞİ
Savaş haberleriyle dolu
renkli gazete sayfalarını
katlayıp bir çocuk üstüste
kesiyor özene bezene
elindeki makas ile
Ve insanlar oluşuyor kağıttan
tutuşmuşlar el ele
SUNAY AKIN

11.12.2009

CAN SIKICI BİR SABAH...


Hala sıfır üretim modundayım, eskilerden bir fotoğraf ekledim o yüzden. Sabah yağmurlu bir Ankara sabahında, koştur koştur plates seansı için salona gittim. Benimle birlikte 5-6 kişi kapıdaki seansın bugün iptal edildiği yazısını okuduk. Herkes söylendi ben de dahil. Madem böyle durumlarda aramayacaklardı, neden kayıt sırasında cep numarama kadar aldılar? Sinir oldum attım kendimi dışarıya. Hemen bir dolmuşa bindim, arka koltuğa oturdum. Baktım dudaklarım çatlamış, ellerimde keçe gibi. Dudaklarıma parlatıcı, ellerime kremimi sürüp çantamı kapattığımda, yan koltukta oturan adamın bana baktığını fark ettim. Bakışlarından "kadın milleti işte ne olacak" cümlesini okudum. Hemen "araba kullnırken yapmıyorum, naber" ifadesi takındım ve yeni başladığım kitaba gömüldüm. Mario Levi' yi çok severim. İlk "Bir şehre gidememek" kitabını okumuştum. Uzun cümlelerinin, bazen başını sonunu kaybetsem de, duygusallığı ve naifliği beni hep etkilemiştir. Yıllar oluyor bu kitabı okuyalı ve o sıralar TRT radyosunda sesini duyalı. Pazar sabahlarıydı sanırım yabancı müzik temalı bir program yapıyordu. En az yazıları kadar naif sesi, mükemmel Türkçesiyle güzel bir programdı. Şimdi "Madam Floridis Dönmeyebilir" kitabına başladım." Şimdilerde Yeditepe Üniversitesi' nde öğretim görevlisi " diye yazıyor, kitabın ilk sayfasında. Bozkır kışının kasvetinden mi, yılın sona ermesinden mi, nedendir bilmiyorum ama ruh halimi tanımlayan kelime "hüzün" bugünlerde. O yüzden iyi bir seçim oldu, bu kitap. Biran evvel şu taşınma işinin hallolmasını istiyorum. Ben ne kadar telaş edersem, koca o kadar rahat davranıyor bu konuda. Bende artık "nötür" olma kararı aldım. Güya hafta sonu halledecek. Bakacağız artık. Bilge bu günlerde kaçta yatarsa yatsın, ne kadar yorgun olursa olsun, gece 4 sularında gelip yanımıza yatıyor. Eskiden biz istesekde yatmaz, kendi odasına giderdi. Odasında onu rahatsız eden bir şey olsa, başta orda yatmaz heralde. Doğaldır belki arada böyle olması, bilemiyorum ki. Bularda yağmurlu havada, gökyüzü kafanıza inmeden , şemsiyenizle yürüyebileceğinizi fark ettim. Zira Antalya ' da genelde yedi kat ıslanırsınız. Öylesine deli yağar yağmur...

10.12.2009

KIŞ VE BİZ...



Fotoğraftaki kolyemi geçen sene yapmıştım. Çok beğenerek kullanıyorum. Aslında bir kaç tane daha bu modelden, farklı renklerde yapmak istiyorum. Şu taşınma işi bitsin, ciddi anlamda bir "Suluhan" yapmam gerekiyor. Malzeme stoğum ciddi anlamda renk sıkıntısı yaşıyor şuanda. Akşam elimde ki kitabı bitirdim. Sağolsun koca Bilge' yle bitirdi ve ben kesintisiz bir 200 sayfa okudum herhalde. İyi oldu ama, elimde bir kitabın uzun süre kalması beni çok rahatsız ediyor. Özellikle roman tarzı kurgusal bir kitap okuyorsam 3 gün, hadi bilemedin 1 hafta olmalı bitirme sürem. Yoksa kopuyorum konudan ve hevesim kaçıyor. Hafta başından beri içimdeki tüm evham ve telaş duygularım el ele verip beni sarmaladılar. Pazartesi tüm malzemelerimi, alet edavatlarımı kutulara doldurup, yan binaya değilde başka bir semte taşınıyormuş havası yarattığım için, boş boş oturuyorum. Dün artık dayanamadım kutulardan biraz malzeme çıkarttım. Kum boncuklarla oyalandım. Bu arada Hollandada ki teyzemi görmeye giden kuzenimle Msn de yazıştık. Konumuz ordaki insanların tereddütsüz çocuklarına grip aşısı yaptırmalrıydı. Uzun uzadıya irdeledikten sonra iki sonuç çıkarttım. Birincisi acaba aynı aşımı yapılıyor orda da? İkincisi elin Avrupalısı Türkiye' de ki gibi garip ve tutarsız bir ortam görmediği, komplo teorilerine alışık olmadığı için endişelenmiyor olabilirdi. Tabi bir de sağlık sektöründe kim vurduya gitmek gibi bir durumun orda olmayışı, bizde ise hiç şaşırmadığımız bir durum olması var. Nihayetinde ben ve koca hala aşı yaptırmayı düşünmüyoruz. Geldiğimden beri gözüm dışarıya takılıyor. Karşıdaki dükkanın camındaki "bayan eleman aranıyor" yazısı inmiş. Dışarıda genç bir kız kapalı kapının dışında saatlerdir bekliyor. Dükkan sahibi gelmemiş, dışarısı buz gibi. Alıp geldim ofise, sıcak birer kahve içiyoruz şimdi. Ne diyeyim arık bu insanoğluna...

p.s: gene başlıkla alaksı olmadı yazdıklarımın, kızı görünce kafam dağıldı:))

9.12.2009

YIL BİTERKEN...





Bu defter ve kalemi bu yıl edindim. Sevdiğim şiirler, yazılar, resimler, dilekler hep buraya yazılıyor. Kalemimi de çok seviyorum. Ona 0,7 uç takmak bana öğrenciliğimi hatırlatıyor. Normalde kurşun kalem kullanmayı daha çok severdim, bu kalemi görüp alıncaya kadar.Hayatım boyunca hep böyle defterlerim oldu elbette. Olmalı da bence, bu defterler insanın kişisel gelişiminin en iyi takipçisi. Bu defter otuzlu yaşlarımı temsil edecek benim için. Artık yenisi kırk yaşıma mı olur bilemiyorum. Bu yıl zor bir yıldı bizim için. Yılın başından itibaren hayatımıza dair zor kararlar vermemiz gerekti. Yıllarca yaşadığımız şehri bırakıp, yaşamak için aklımın ucundan bile geçmeyen Ankara'ya yerleştik. Yeni bir iş kurduk. Yeni bir şehir, yeni bir iş, yeni insanlar üçgeninde boğuşmaya başladık. Sıkıntılar yaşadık, hala da yaşamaya devam ediyoruz. Tanıdığım, alışık olduğum insanlardan uzak olmak, aslında bana iyi geldi diyebilirim. Bu şehirde geçmişe dair bağlarım yok belki ama, geleceğe dair sağlam bağlar oluşturma çabasındayım. Bilge' yi yetiştirmek için mükemmel bir şehir olduğunu düşünüyorum. Koca yaptığı işte her zaman olduğu gibi " dürüstlüğünü öven" bir çevre edindi. Çok çalışıyor, çok sıkıntı çekiyor ama bunlar hep güzel bir gelecek için. Ben de ofis işlerini çekip çevirip, hobilerime vakit ayıdım bu sene. Polimer kil, kurdela nakışı, seramik hamuru, akrilik boyalar gibi bir çok yeni merak eklendi, dağarcığıma. Bol bol okumaya, güzel müzikler dinlemeye ve iyi filmler seyretmeye çalıştım. Bu arada Ankara' yı keşfetmeye çalışıyoruz, hala kaybolabiliyoruz, görmediğimiz bir çok yeri var daha... Bu yıl olanları düşünüyordum; bizim taşınmamız, Sibel' in düğünü, Bilge 'nin tam zamanlı kreşe gitmesi, yengemi kaybetmemiz, bu bloğun hayat bulması ve en son erkek kardeşimin askere gidişi... Ne çok şey yaşamışız... Yapılacaklar listeme bakıyorum, en son 16,09,2009 da güncellemeşim. 15 madde yazmışım, çoğu gelecekle ve parayla ilgili dilekler. Ama enteresan iki maddem gerçekleşmiş. Bu sevindirici, zaten listemde sevindirici, çünkü yapamayacağım hiç birşeyi yazmamışım. Kendime pişmanlık duymamayı çok önce öğrettim. Belki de bundandır. Gelecek yıl bana 33 yaşımı getirecek, kızıma da 4 yaşını. Tabi koca da 34 olacak. Sayılar beni hiç korkutmadı, okul hayatım boyunca hep benden büyüklerle birlikte oldum, belki de bundandır, kendimi hep yaşlı hissedişim... Bir 18 yaşımı iple çekmiştim, nedendir bilinmez. Özgürlükle falan alakası yok, farklı bir duyguydu bu, birey olmakla ilgiliydi sanırım...Çocuk sahibi olmadan önce hep otuz yaşımı baz aldım."Otuzdan önce anne olmalyım" diye bir düşüncem oldu ki, Allah'tan bunu 29'um da başardım:) Hiç çocukluk arkadaşım olmadı, hep özenirim çocukluk arkadaşı olanlara. Hiç normal bir kiloda olmadım, hep balık etliydim (şu günlerde balina demek daha doğru), özendim dal gibilere. Hayatımın büyük bir kısmında sigara içtim, yaklaşık 4 yıldır içmiyorum ve bununla gurur duyuyorum. Yabancı dil bilmemek ve dört yıllık bir üniversite diploması sahibi olmamak, hep uktedir içimde. İnsanları hep çok severim, hep çok vericiyimdir, sırf bu yüzden hayal kırıklığına uğramayım diye, sınırlı sayıda insan sokuyorum hayatıma. Sulu gözlüyümdür, hemncecik ağlayabilirim (anneliğin yan etkisi diye düşünüyorum). Gevezeyimdir, bıktıracak kadar. Dağınığımdır, kocayı ve kendimi isyan ettirecek kadar. Şımartılmayı severim, bir de takdir edilmeyi. Hele bir de koca yaparsa bunları, anında tavan yaparım:) Endişeliyimdir, bazen psikopatlık sınırına dayanır endişelerim. Gülümsemeyi ve gülümsetmeyi severim, bir de etrafta gördüğüm bitkilerin latince isimlerini söylemeyi. Bir evlat, eş, abla ve anneyim... Aslında hayattan çok ama çok büyük bir beklentim yok. Etrafımdakileri nasıl mutlu edeceğimi de çok iyi biliyorum. Mesela bir ev sahibi olduğumda, annem çok mutlu olacak. Kız kardeşim, ona olan (az miktarda ki) borcumu ödediğimde, erkek kardeşim yemin törenine gittiğimde, kocam sesimi yükseltmeyi bıraktığımda çok ama çok mutlu olacaklar... Bilge' yi mutlu etmek için özel bir çaba sarf etmem gerekmiyor zaten. Birbirimizin gözlerine bakıp, kıkırdayabiliyoruz...Bu yazı böyle uzar gider aslında... Sonuç olarak yeni yıl için dileklerimi başka bir yazıya bıraktım. Ama yüreğimde ki en büyük dilek; kimse umudunu yitirmesin olur. Herkes Pandora' nın hikayesini bilir, geriye kalan umuda herkes sahip çıksın isterim.Aşağıdaki satırlar sanırım Can Yücel' indi. Aklıma geldi şimdi, yazayım dedim.

Bir deniz anasıdır umut

taa suların altında

açılır, kapanır,

açılır, kapanır

kapanır

açılır...

8.12.2009

BONCUK KAPLAMA


Tahta boncukların üzerini kum boncuklarla kapladım. Bu işlemi "tuğlalama" denilen yöntemle yaptım. Gerçi daha bitmedi. Misinaya yerleştirilip, uçları takılacak. Oldukça zahmetli bir işlem. Bir daha ki denememde daha canlı renkler kullanmayı düşünüyorum. Taşınma telaşı bir taraftan sürerken, dün bunu tamamladım, paylaşayım dedim. Dün Serap' ın öldüğünü duyduğumda, herkes gibi benim de içim sızladı. Gencecik bir yürek, yakıldı ve öldürüldü. İnsanın insana ettiğini gerçekten başka hiç bir canlı kendi türüne etmiyor sanırım. Sözlerin, kelimelerin bittiği yer oldu kafamın içi. Bilge' yi alıp eve geldik. Ofisteki oyuncaklarını da toplayıp getirmiştik. Yemeğin ardından odasında oyuncakları yerleştirdik. Küçük çam ağacını çıkardık, keyifle süsledik. Bir de renk renk yanan ışıkları dolayıp etrafına, fişini takınca prize; değmeyin Bilge ' nin keyfine oldu. O kadar sevindi ki. Tıpkı o renkli ışıklar gibi, parladı gözleri. "Çocukları mutlu etmek ne kadar kolay" dedim kocaya. Mutsuz etmek daha da kolay belki. Ağacımızı süslerken yeni bir yılın umut ve barış getirmesini diledik. Erkenden uyuya kaldım. Sabaha karşı uyandım. Bilge 'nin odasına girdim, renkli ışıkların fişini çektim. Televizyonu açtım. Sabah haberleri Serap' ın ölümünden bahsediyordu, bir de 7 şehitten. Seyrettim, seyrederken gözlerim doldu... Yüreğine ateş düşen aileleri düşündüm, içim burkuldu... Bir şeyler yapılması gerek, birileri çözüm bulmalı...
p.s: iki gündür fark ettim yazmadığımı fark ettim :)

7.12.2009

BİLGE' NİN HALLERİ

Aslında kare kare Bilge' nin hallerini yakalayıp, fotoğraflamak isterdim. Ama kendisi sabah sabah, pek bir keyifli, pek bir fotomodel edasındaydı. Güya şaşırmış, üzülmüş, korkmuş, kızmış ve neşeli Bilge olacaktı. Ama her pozdan sonra bastık kahkahayı. Pazartesi sabah ne alaka zaman buldunuz diye düşünürseniz, bu faaliyeti baba hazırlanırken yaptık. Biz Bilge'yle kıkırdarken, traş olup banyodan çıkan Kocaya "sen pijamalarınla mı geleceksin ? yok artııııık" diyen Bilge, üzerine aceleyle geçirdiği kazağını da beğenmeyip, kocaya değiştirtme becerisini gösterdi :)
Cumartesi günü evde geçti. Bilge' yle mutfakta vakit geçirdik. Yeni bir poğaça tarifi denedik. Güzel oldu. Yanına portakal suyu sıkıp afiyetle yedik. Yeni filmler almıştık. Onları seyrettik. Çamaşır yıkama dışında, pek bir ev işi faaliyetinde bulunmadım. Pazar günü tembellik furyamıza koca da katıldı. Bilge' yle hoplaya zıplaya, kudurdular. Cumartesi ve pazar sabahları en keyif aldığım şey, gazete okumak. Enlemesine boylamasına, her köşesine ve satırına kadar. Yanında sıcak çayımla. Ardından kitap okudum, film seyrettim,Kocanın patlattığı mısır eşliğinde. Alışverişe ben gittim. Bilge' ye ördüğüm, kolları kısa gelen kazağın kollarını uzattım. Ne sinir birşey, örülmüş şeyi sök, tekrar ör. Bir daha ki sefer hep not edeceğim sayıları. Artık kalmıyor kafamda. Bugün ofisi toparlıyorum. Yeni dükkan sahibiyle kontrat imzalayacağız. Ardından bir sürü ayrıntıyı halletmemiz gerek. Hedefim hafta sonunda yerleşmiş olmak. Umarım halledebilirim. Sabah erken uyandım 6,30 sularıydı. Televizyonda dünden kalma sabah haberlerini seyrettim.Dehşetle, tüm yurtta olan olayları seyrettim. Hiç bir zaman milliyetçi bir insan olmadım. Kastettiğim siyasi düşünce bazında. Elbetteki ülkemi seviyorum, ülkem en iyi yerlerde olsun istiyorum ve bu ülke için bir evlat yetiştiriyorum. Hayat duruşum olarak, hümanist bir insan olmaya gayret ettim. Bir çok kürt arkadaşım, komşum oldu. Hayatımın hiç bir döneminde "kürt" kelimesini duyunca tüylerim diken diken olmamıştı, ta ki bugüne kadar. Hükümetin tutumu, son yaşananlar artık öyle saçma sapan ki, benimle birlikte birçok insanı da dehşete düşürüyor. Geçmişten bugüne doğudaki insanlarımıza eşit olanakların, özellikle de eğitimin verilemeyişi elbette ki büyük hata. Ama küçücük çocukların ellerinde taşlarla polise, sağa sola saldırmasına müsade ederek, hatta teşvik ederek, ortalığı savaş alanına çevirmek, nasıl bir arayıştır, anlam veremiyorum. Yıllar evvel (10 sene kadar önce) bir otel inşaatı şantiyesinde çalışırken koca, yaşadığı bir anıyı anlattı bu sabah. "Öğle paydosu verilince doğulu amelelerden birisi, küreği yüklendi omzuna istiklal marşını mırıldanarak, yemekhaneye gitti. Ben de bu ülke kolay kolay bölünmez diye aklımdan geçirmiştim. Şu gelinen noktaya bak" dedi.. Bu insanlara ne oldu peki, nerdeler şimdi. Bizler onları bu kadar mı sahipsiz bıraktık da onlar kendilerini farklı bir halk olarak görüp, ortak bir tarihimiz yokmuş gibi düşünmeye başladılar. Terörist örgüt o zaman da vardı. Ama çoğu kürt vatandaş onları kendilerinden kabul etmiyordu. Bayramda yeni tanıştığım biriyle sohbet ederken "Adana' dan ilerisi yok bizim için" lafını Türklüğüyle övünen birinin ağzından duydum. Nasıl bu kadar kolayca telaffuz edebildiğine inanamadım. Gelecek korkutmaya başladı beni, eskiden de korkutuyordu ama bu kadar gözümün içine sokularak değil...

4.12.2009

BİR AVUÇ POLİMER KİL

Bunları dün yaptım. Vernikleyince daha bir güzel oldular. Değişik zincirler ve iplikler alıp birleştirmeyi düşünüyorum. Dün akşam ev sahibim aradı. Aynı binada oturduğumuz için biraz korktum. Adıma mahkeme kağıdı geldiğini, görevlinin muhtara bıraktığını söyleyince, iyice bir korktum. Koca, muhtara gitti ama kapalıydı. Sabaha kadar uyudum uyandım aklıma geldi. Hayır mahkemeyle benim ne işim olur. Sabah platese gitmek için yolda yürürken, kendi kendime "kimbilir nasıl bir abukluk geldi, beni buldu" diye düşündüm. Biraz evvel muhtardan evrakı alıp geldim ve uzun bir "yuuuff" dedim. Memlekette büyükbabamdan kalma ufak bir arazi var. Yola gideceği için, tapu iptal davası açılmış. Mahkeme çağrısı bununla ilgiliymiş. 16 tane varis gözüküyor, kimi bulacaksın da vekalet alacaksın. Hikaye yani. Sonuç olarak, endişelerime yanarım, o kadar. Memleketi dolandırıp kaçanlar, nasıl rahat uyurlar gene anlam veremedim. Neyse sabah plates seansıma gittim. Bugün çok rahattı. Özellikle sonunda topun üzerindeki, gevşeme hareketlerine bayıldım. ( hep bunları yapsam). Toplam 12 kişiydik, gene en genç bendim. Gene topla cebelleştim. Bu arada ilk kez "çav bella" şarkısının (hızlı bir versiyonuydu) eşliğinde topun üstünde hoplayıp zıplamak, beni baya şaşırttı. Şuan iyiyim ama yarına Allah kerim. Ben gene ne olur, ne olmaz diye bir ağrı kesici yuvarladım. Dün akşam yemek yiyip, duş alıp yattım. Bilge'yle nerdeyse hiç ilgilenemedim. Bunu farketmiş olacak ki sabaha kadar bir onun odası, bir kendi odam mekik dokudum durdum. "Anne yanıma gelermisiiiiiin " dediğinde uyanamasamda, bir şekilde vücudumun onun odasına gittiğini fark ettim. Sabah biraz mızmızlansa da kreşe bırakınca ağlamadı. Taşınma işini hafta içi halletmeliyim. O yüzden ortalık karman çorman. Tabi kafamın içide...

3.12.2009

HAYAT AĞACI

Tam yazımı bitirmiştim, kaydetmeden elektrikler gitti geldi. Sinir oldum.Şimdi tekrar yazmayı deneyeceğim. Yukarıda fotoğrafı görülen kolyenin ucunu bir arkadaşım bana hediye etmişti. Ben de kırmızı mum iplikten makarayla zincir yapıp, ucuna taktım. Çok severek kullanıyorum. Üzerindeki hayat ağacı figürüne ne zaman baksam, ya da dokunsam hep duygulanıyorum. Doğada hayatı bize tasvir eden pek çok şey var belki, ama beni en çok etkileyeni bu... Dallarına, yapraklarına, üzerindeki kuşlara bakınca "gerçekten hayat ne kadar kısa" diye geçiriyorum aklımdan. Ama sonra kalın gövdeye ve köklere bakınca " aslında hiç de değil "diyorum.Erkek kardeşimi sabah askere yolcu ettik. Hayatımızdaki duygusal anlara biri daha eklendi. Ben ardından bakarken, kocaman adam, gözümde çocuk oluverdi. Bebeklikten başladı annemle inatlaşmaları. Annem yemek yedirmek için çırpınır bazen oturur ağlardı. Hep kendi bildiğini yaptı, hiç şaşmadı bu yoldan. Sekiz aylıkken kollarını iki yana açar hızlı hızlı yürürdü. Düşecek korkusuyla biz arkasında...Komşu çocuklarıyla akşama kadar sokakta top oynar, kavga eder, cam kırardı. Hatta abartıp kolunu dirseğinden üç kez, bacağını birkez kırmışlığı vardır. Bunu yanında ki yaralanmaları (cam kesiği, akrep sokması v.s..) saymıyorum.Hiç bir zaman okuma heveslisi olmadı. Ticaret Lisesini bitirdi, ardından iki yıllık işletme. Sonuçta 16 ay askerlik yapacak. Bu arada bayramda "okulda bir olay olunca, abim olmadığı için hep ablam gelirdi, okulu birbirine katardı. Rezil olurdum" diye itiraf etti:) Kızıyorum kendime herkes gidiyor askere, ne var yani diye. Ama anaç tarafım işte kabardı gene, ne yapacak orda diye. Sonra iyice duygularım zıpladı, babamın yokluğunu, annemin yalnız kalmasını, Sibel' in uzakta olmasını düşündüm...Ama hayat böyle değil mi? İstediğimiz gibi olmıuyor işte. Düş Sokağı Sakinleri 'nin "Al götür beni" şarkısını mırıldanıyorum. Zira sesim kötü olduğu için Bilge ve Koca tarafından yasaklandı yüksek sesle şarkı söylemem. Ne sinir bir durum, yeni fark ettim. Dün Bilge' yi almaya taksiyle gittim. Kreşin önünde biraz beklettim diyemidir nedir anlamadım, taksici bey bek bir suratsızdı. Zamanında Bilge' ye kötü kelimeler söyleyince "bu kötü lafları aptal çocuklar söyler" cümlesini sarf etmişiz. Akşam takside "anne Asya pislik diyor bu kötü lafları aptal çocuklar diyerler değil mi? " sorusunu benim kıvırmalarım karşısında en az onkere çeşitli versiyonlarda sordu. Amaç Asya' ya "aptal çocuk" dedirtmek. Ben de durumu anlayabileceği şekilde anlatmaya çalışırken, taksici "abla söyle de kurtul" dedi. Allahtan eve gelmiştik. Bahşiş bırakmadan indim:) Bilge' de dayısını görünce mevzuyu unuttu. Yani unutmuştur diye düşünüyorum...

2.12.2009

GERÇEKTEN SOĞUK


Bu mevsimde elbette sıcak bir hava beklemiyordum, ama Antalya dönüşü, özellikle sabah saatlerinde gördüğüm eksili rakamlar, beni gerçekten üşüttü. Gerçi güneşin olması bir avantaj, Ankara kahverengiyle gri arası olduğunda bana da bir kasvet havası geliyor. Bu sabah kalktığımızda arabanın camı buz tutmuştu. Bilge "kar yağmış" diye sevindi. Kar yağması da yakındır diye düşünüyorum. Sabahtan erkek kardeşimi Aşti' den aldık. Daha önce hiç Ankara' ya gelmemişti. Biz tarif ederken " Aştinin şurasında bekle, burasından alırız" dereken görüştüğümüzde söylediği ilk laf "yav siz Aşti maşti diyorsunuz ama ben onun ne demek olduğunu bilmiyordum ki" oldu. Bilenler bilir bu laf benim kardeşim söz konusu olduğunda, şaşırtmayacak bir laf. Saçlarını asker traşı kestirip, gelip gidip aynaya baktı. Biraz evvel eve götürüp bıraktım. Film komasına girmeyi planlıyordu:) Yolda galiba üşüttüm. Burnum bir süre akıp, bir süre tıkanıyor. Onun dışında bir sorunum yok. Bilge 'ye bulaşacak diye korkmuştum, ama Allahtan onda bir şey yok. Sadece " bana çok yaklaşma hastayım " dediğimde "domuz hastalığı mı?" diye soruyor:) Kreşi gerçekten özlemiş. Sabah heycanla gidiyor. Antalya' dan dönüş yolumuzda Bilge Bucak tarafında uyandı, ve Ankara' ya kadar gözünü bile kırpmadı. Bol bol konuştu, ouncaklarıyla oynadı, üstümde tepindi, masal anlattı. Bu günlerde okuduğumuz masallarda ki kahramanlardan oluyoruz. Yani yolcuğun başında, Bilge tavuk prenses (pamuk prensese böyle diyor), baba yakışıklı prens, bense kötü kalpli kraliçe oldum. Tabi yolun sonuna doğru Bilge kendini aştı ve yaramazlık sınırlarına dayandığında rollerimiz değişti. Baba tavuk prenses, ben yakışıklı prens, Bilge' yse kötü kalpli kraliçe oldu. Kocayla çok güldük bu muhabbete. Artık evde her duruma göre rol belirliyoruz. Hatta koca yedi cücelerin isimlerini öğrenip, onları da dahil etmeyi düşünüyor. Yol boyunca en temiz tuvaletlerin Opetinkiler olduğuna karar verdim. Sucuk döner yemenin kötü bir fikir olduğunu daha evvel idrak ettiğim için, yanımızdaki atıştırnalıkların, yol için en idali olduğunu gördük. Özellikle meyva ağılıklı bir zula çok iyi oluyor. Yeni bir kitap okumaya başladım. Sophie Kinsella' nın "Alışverişkolik ve bebeği" adlı kitabını Sibel bana bırakmıştı. Yazarın daha önceki kitaplarını da okumuştum, eğlenceli ve komik bir kitap. Acilen film seyretmeliyim, günlerdir seyretmiyorum. Dün biraz polimer kilden kolye uçları yaptım. Ama çok beğenmedim. Belki vernikleyince güzel görünürler.
Bugün hiç birşey yapmayı planlamıyorum. Zaten günün büyük bir kısmı bitti. Bir bina yanımızda ofis için yer baktık. Ben beğendim, koca biraz tereddüt etti. Küçük mü diye. Ben sığacağımızı düşünüyorum. Hem şu an ödediğimizin yarısından azını ödeyeceğiz, hem de daha kolay ısınacak. Akşam enine boyuna konuşup, karar vereceğiz. Bu arada Bilge dün kilotlu çoraplarına isyan edip, fırlatıp attı. "Sıkıldım ben bunlardan "dediğinde, koltukta uyukladığımı farkedip gözümü açtım. Dolabından kısa çoraplarını ve eşofmanlarını giymişti. Hem de yardımsız. Ben şaşkın "üşümeyesin" dediğimde "üşürsem söylerim" dedi, yine ve yine kızımın büyüdüğünü fark ettim.

1.12.2009

BİZ GELDİK


Gittik, koşturduk, abartarak yedik ve döndük. Bayramın en kestirme özeti böyle yapılabilir sanırım. Pazartesi akşam 8 ' de çıktık yola. Sabaha karşı 4 ' te Antalya' daydık. Koca çok yoruldu. Aylardır kafamızı tırmalayan bir işi halletmemiz gerekiyordu. Resmi daireler dahil, tüm işlerimizi hallettik. Perşembe öğlene kadar bu işle uğraştık. İlk gün Bilge anneanneyle takıldı, ama sonraki günler peşimizi bırakmadı. Gene şansımız yaver gitti de herşeyi halledebildik. Babamın mezarını ziyret ettik. Mezarlıkta nerdeyse yer kalmamış. Bu kadar hızla dolması insanı şaşırtıyor. Cuma akşam Sibel geldi. Havaalanında Bilge'yle kucaklaşmaları görülmeye değerdi. Elimizde antibakteriyel jeller, korka korka bayramlaştık herkesle. Bendeniz Antalya 'da 18 derecenin ardından Ankara' da ki -2' yi görünce hafiften bir burun akıntısıyla cebelleşiyorum. Koca ve Bilge iyi onlarda birşey yok. Erkek kardeşim her zaman olduğu gibi işini son ana bıraktığı için, bizle gelemedi. Bugün askerlik şubesinden evrğını alıp, yerine gidecek. Sibel' in gelişi, onun gidişi, annemin yalnız kalması derken, gene içim buruk ayrıldım. Bu arada kocayla seninkiler-benimkiler kavgası yapıp durduk. Onun tüm akrabalarında yatıya kalmamız gerekiyormuş. Saçmalığın daniskası. Ben ki annemde bile rahat uyuyamayan bir tip, kalamam öyle her yerde. Ama bu tartışmayı her gittiğimizde yaşayacağımızı fark ettim. Alışır umarım zamanla. Hiç evcilik oynayacak halim yok. Bu konuda belki çok tavırlı davranıyorum ama yanında çocukla çok anlamsız bir istek bence. Üstelik de gereksiz. Neyse artık burdayız, hayat güzel soğuk olsa da:)
Bir sürü takı dağıttım, acilen yenilerini yapıp, rafıma koymalıyım. Sevdiğim insanlara bu konuda çok bonkörüm. Takılarım el emeğim, göz nurum o yüzden sevdiklerimin boyunlarında görmek beni mutlu ediyor. Yukarıda ki fotoğrafı 10 yıl kadar önce çekmiştim. Emanet bir Zenit makinaya siyah beyaz film almıştım. O sıralar Kaleiçin de oturuyorduk. Bu karede ordan. Evlendikten sonra oraya taşındık. Kocanın babasının evi var. Alt katında biz oturduk, tam beş sene. Şuan düşününce şaka gibi geliyor. Çok ufak (60 m2) balkonsuz bir evdi. Çok mutlu zamanlarımız oldu. En güzel yanı şehir merkezinde oluşuydu.İlk zamanlarda çok kayboldum oralarda. Kaleiçi daracık sokakları, eski evleriyle, birbirine benzeyen sokak manzaralarıyla hep kafamı allak bullak ederdi. Eve geleyim derken, çok alakasız yerlerde bulurdum kendimi. Sonra koca gelir alırdı beni. Zaman gene çok çabuk geçtiğini hissettirdi bana. Bu arada ofiste hem kombi yanıyor, hem elektrik sobası ve ben hala ısınamadım:)