1 Mart
Dün öğlen hazırlanıp biraz erken çıktım. Sinemanın küçük kafesinde oturup, filmden evvel biraz kitap okuyup, kahve içtim. Filmle aynı saatte düzenlenen Rönesans resmi üzerine olan söyleşinin kalabalıklığına şaşırdım. Bir gün ben de katılayım diye kafama not ettim.
Sırat filmine iyi referansları dışında önden hiçbir fikrim olmadan girdim. İspanyol- Fas ortak yapımı filmin sinematografisi belgesel gibi hissettiriyor önce. Rave sahnelerinin etkisinden sanırım. Bu arada elektronik müziğe ilgim olmadığı için müziğin temposu, çölün havasıyla dans eden aykırı tiplerin transa geçişleri, havaya kalkan toz sanki boğazıma yağıştı. Sinir sisteminin bu kadar etkilenmesi çok ilginç. Hiç bitmeyecek gibi süren yol neredeyse yine bir trans sahnesine dönmüşken, filmin ikinci yarısı yolun ayaklarınızın altından ard arda kayışı, şok üstüne şok yaşatıyor. Filmin sonunda kaos mu kader mi sorusunun cevabı ben de kaos evet ama seçilmiş bir kader dedirtti.Başroldeki baba oğul hariç diğer karakterlerin amatör oluşu ve gerçekten rave' den seçilmiş olmaları inanılmaz. Film çok rahatsız edici, ama çok iyi.
Bu arada sahiden ama sahiden sinema adabını insanlara öğretmek mi gerekiyor? Salona getirilen envai çeşit yiyecek ve içeceğin hışırtısı ve korkunç kokusunu geçtim, niye telefonuna bakarsın film boyunca. Hatta yetinmeyip telefonla konuşursun, cidden mi diye sorunca da cık cıklayarak öbür tarafa dönersin. Sinemaya gelmesen günah hanene çizik mi atılıyor? Böyle şeyler beni bulmuyor, kimse kusura bakmasın bu saygısızlığın hiç bir tarafını sahiplenmeyeceğim. Ortalık maalesef böyle şuursuz insanlarla dolu. Bazen şikayet ettiğimde yakınımdakiler dudaklarını bükerek aaaa böyle şeylerde hep seni buluyor diyorlar ya yemin ederim olaydan çok, bu söz beni yaralıyor. Bu korkunçluktan da kendime pay mı çıkartmamı bekliyorlar anlamıyorum.
Cajonum geldi, iki gündür yeni oyuncak almış çocuk sevinciyle üstünden kalkmıyorum. Müzik aletinin sizi taşıyor olması da ayrıca muazzam değil mi:)) Bu arada davula başlayana kadar ben de hiç olmadığını sandığım ritim duygumun, nasıl geliştiğini, başrole yerleştiğini görmekse tarifsiz bir mutluluk benim için.
Ortaokuldayken folklor gösterisi hazırlığı için dışarıdan bir hoca gelmişti. Genç bir kadındı, kendince bir sınav yaptı ve bana ayaklarınla beynin arasında bağlantı yok dedi. İnanılmaz değil mi? Yıllarca ritimle ilgili bir aktivite olduğunda hep geri çekildim, o yüzden bu cümleyi kelimesi kelimesine hatırlıyorum. Bu cümlenin ördüğü sınırları ilk önce yoğayla zorlamaya başladım. Bedenimle kurduğum bağlantı gün geçtikçe güçlendi, sağlamlaştı. Sonrasında bateri dersleri ve ritimle barışmak bana çok iyi geldi.
Adını bile bilmediğiniz, hayatınızda hiçbir önemi olmayan bir insanın verdiği zarara bakar mısınız? O yüzden davranışlarımızdan sorumluyuz diye düşünüyorum. Hele ki insanla çalışıyorsanız sorumluluğunuz bin kat daha fazla. Arkadaşımla köpeklerimizi gezdirirken uzun süre kötü bir yoga ve zorlayıcı meditasyon deneyimi yaşayan danışanından bahsetti. O kadar üzücü ve sık karşılaştığım bir durum ki, birlikte çalıştığım herkese ısrarla söylüyorum, zorlandığınız, kötü hissettiren hiçbir şeyi hiç kimse size yaptırmasın, buna izin vermeyin diye.
Konudan konuya geçtim affola:) Bugün de böyle dolmuş taşmışım.
Öğlen yine sinemaya gidiyorum. Ayın ilk filmi Küçük Amélie .
Gününüz güzel geçsin...

Yorumlar
Yorum Gönder