11 Ağustos
The Odyssey filmini izledik. Imax ' de, yani koskocaman bir ekranda. Gözümü kırpmadan, hatta yay gibi gerilerek üç saat, bildiğim bir hikayeyi izleyeceğim ve böyle hissedeceğimi hiç düşünmemiştim.
Filme gitmeden ciddi bir önyargı toplamışım. Bir kere artık Tom Holland ve Zendaya' yı yan yana görmekten çok sıkıldım. Oyunculukları berbat ama niye gözümüze sokup duruyorlar demeden edemiyorum. Odyssey rolünde Matt Damon ' mu hadi canım oradan ne alaka? Ama Nolan gerçeği var ne dersem diyeyim. Böyle oturdum devasa ekranın karşısına. Salon tıklım tıklım. Sürekli gittiğimiz butik sinemanın aksine film başlamadan bir sürü reklamı dayadılar gözümüze. Neyse film başladı, ara verildiğinde Bilge' yle birbirimize bakıp, derin bir nefes verdik. Hikayeyi bilmek için azıcık mitoloji merakına bile gerek yok bin kere izlemiş ya da dinlemiş, belki okumuşsunuzdur. Şanlı bir zaferin ardından bir gemi dolu adamın eve dönüş hikayesi gibi anlatılıyor . Hatta bu bu zaferin savaşının güzel bir kadının uğruna başlatıldığı, turnuva atı aldatmacasının ne kadar zekice olduğunun altı çizilir. Bu filmde tarihin nasıl yazıldığını, nasıl süslendiğini ama gerçeklerin ne kadar farklı olduğunu görüyorsunuz. Her galibiyetin geride bıraktığı yıkımı, bir adamın gözünden film boyunca defalarca zafer anına dönüp durmasından anlıyorsunuz. Tüm klişeleri yıkmış Nolan, bambaşka bir yerden sizi yakalıyor. Ve güzel Penelope, yirmi yıl boyunca kocasının dönüşünü bekleyen Penelope' nin filmin sonunda isyanına şahit oluyoruz. Yirmi yıldır boş kalan tahtı nasıl doldurduğunu anlatıyor. Savaştaki en büyük kahraman sayılan Odyssey geride kalıyor, bence asıl kahraman Penelope...
Tek bir sıkıntı vardı arada böyle çirkin Helen mi olur diye veryansın eden adamın ağzına, pata pata vurmak istedim.
Yani çok uzatmayayım bu filmi bilgisayar ekranından izlemek, filme çok büyük haksızlık olur. Bulabiliyorsanız ımax deneyimini yaşayın derim. Olmadı beyaz perde...



Yorumlar
Yorum Gönder