08 HAZİRAN
Cumartesi öğlen Sevgili Leylakdalı'yla buluştuk. Uzun uzun sohbet ettik, özlemişim. Oturduğumuz kafeden kalkarken her zamnaki gibi kendimi çok şanslı hissettim. Blog dünyasının en büyük armağanı kendisi. Yılların dostluğu ne kadar kıymetli, sohbet ne kadar keyifli dedim kendime, ondan ayrıldıktan sonra festivalin son filmini izlemeye giderken. Bilge' yle sinemada buluştuk. Gösterim büyük salondaydı ve kalabalıktı. Filmin yönetmeni de gelmişti, film başlamadan Hayalet Okul' dan bahsetti. Pakistan' da hayalet okul kavramının çoğunluğunu, şuan hatırlamadığım büyük rakamlarla anlattı. Film boyunca sayının fazlalığı beynimde döndü durdu. Erkek egemen toplumda, halkın cahilliği ve dini tabularının nasıl kullanıldığını küçük kız çocuğunun gözünden izledim.İçim buruldu. Güzel bir filmdi. Yanımda sürekli telefonuna bakan, telefonuna bakmazken iştahla tırnaklarını yiyen genç hanıma rağmen sabırla izledim ve festivali kapattık. Yalnız filmi izlediğin ortam ve insanlar da filmle birlikte hafızanda kalıyor ya o biraz sinir bozucu. Gerçi hoş bir tecrübe oldu bizim için bu festival. Bu hafta sonuna kadar etkinlik planlamıyorum, biraz kendimize gelelim.

Dün çok erken bahçeye gittik. Çiçeklerin yerlerini belleyip, toprağı otlardan temizledim ve çiçek tohumlarını ektim. Umarım çabucak başlarını kaldırırlar. Asmanın büyük bir parçası çardaktan yere düşmüş. Sanırım fırtına olmuş. Onu yerleştirdik. Uç yapraklarından topladım bugün sarma yapacağım. Bamya tohumları için yatakları hazırlayıp, onları da toprakla buluşturdu. Koca fasülyeleri ekti, mısırlar bana kaldı, onları da halledip can sularını verdim. Çocuklar geldi, yine hazır sebze fideleri almışlar. Bu sefer bostanın diğer ucunu gösterdim, oraya neşeyle diktiler. Benim tohumdan ektiğim fidelerin, toprakla buluşmaya en az iki haftası var. Yerden yükselttiğim tarhta, marullar, fındık turpları çıkmış, haftaya yenir. Sonra mangal faslı yapıldı. Bahçe papatya doluydu, bir poşet topladım. Sabah yeşil saplarını ayırdım güneşe emanet edip, kurutmaya balkona koydum.

O ara kaktüsün çiçeklerini gördüm. Bu güzelliği bir süre seyrettim. Fideleri ve diğer çiçekleri suladım. Çamaşır makinesini çalıştırdım. Bizimkileri uğurladım. Kahvaltı öncesi suyumu aldım yanıma, açtım kitabımı. Yalom' un anlılarına daldım.Varoluşçu terapinin temellerini nasıl atıldığı kısımdayım. Ölümcül hastalığı olan hastalarla çalışmaya başladığı kısımı anlatırken ölümle yüzleşmek onlara yaşamaya dair öyle çok şey öğretmişti ki cümlesinini üzerinde gözlerim gitti geldi. Ne kadar etkileyici, ne kadar anlamlı. Belkide tüm insanlara ölümlü olduğumuzu hatırlatmak gerekiyor, bıkmadan yorulmadan...
Bir de Hasidik hikayeden bahsediyor, sinle de paylaşayım;
Bir haham, Tanrı' yla Cennet ve Cehennem hakkında konuşuyormuş. Sana cehennemi göstereyim demiş Tanrı ve hahamı içinde kocaman yuvarlak masanın bulunduğu bir odaya götürmüş. Masada oturan insanlar aç ve biçare görünüyorlarmış. Masanın ortasındaysa mis gibi kokusu hahamın ağzını sulandıran koca bir tencere yemek varmış. Masadaki her bir kişinin elinde upuzun saplı birer kaşık varmış. Kaşıklar tencereye erişse de sapları yemeği yiyecek olanların kollarından uzun olduğu için kimse tencereden aldığı kaşığı ağzına götüremiyor, kimse bir şey yiyemiyormuş. Haham bu insanların gerçekten işkence çektiğini anlamış. Şimdi de sana Cennet' i göstereceğim demiş Tanrı ve diğeriyle aynı ikici bir odaya girmişler. Burada da aynı büyük yuvarlak masa ve aynı yemek varmış. İnsanlar da ellerinde aynı uzun saplı kaşıkları tutuyorlarmış. Ama bu defa herkesin tok ve sağlıklı bir hali varmış, gülüşüp sohbet ediyorlarmış. Haham bu duruma anlam verememiş. Çok basit ama belli bir beceri gerektiriyor demiş Tanrı. Görüyorsun ya bu odadakiler yemeği birbirlerine yedirmeyi öğrenmişler...
Olabildiğince keyifli bir hafta olsun...

Yorumlar
Yorum Gönder